25. BÖLÜM- SOYSAL ÇIKMAZI

25. BÖLÜM- SOYSAL ÇIKMAZI

"Açıldı nefesim, fikrim, canevim. Hayatta ben en çok babamı sevdim!" -Can Yücel


Işığı yanıp sönen telefonumu alıp aramayı yanıtladım. Karan tam karşımda doğruca bana bakıyordu ama ben gözlerimi yere çevirmiştim.

''Efendim Pars,'' dedim sabit bir sesle. Az önce konuşulanlar boğazıma yumru olup oturmuştu. Pars dememin üzerine Karan'ın gözlerinin yuvasından çıkacak kadar büyüdüğüne emindim. Bir şey diyememek, Parsla ne kadar görüştüğümü bilmemek onu çıldırtıyor olmalıydı.

''Vaka var, konum atıyorum,'' dedi Pars düz bir ifadeyle. Sesi net ve oldukça kararlıydı.

''Geliyorum.'' Aramayı kapatıp telefonu cebime attım ve eteğimin katlandığını fark ederek hızla düzelttim. Karan'a bakmadan arkamı dönmüştüm ki bileğimden tutup kendine doğru çekti. Duvar dibinde olduğumuz, herkesin pistin ya da barın yakınlarında olmasından ötürü etrafımızda kimse yoktu. Adem elması yerinden oynadı. Kara hareleri bana değmişti.

''Ama olmaz... Bizden.'' Yutkunmaya çalıştım ama büyük bir yumru evi bilmişti tam boğazımın ortasını, yapamadım.

''Olmuştu.''

''...Muştu, geçmiş zaman.''

''Geçmiş zaman dediğin bir hafta kadar öncesi Füsun,'' dedi elini üzerimden çekerek. Bileğimi hafifçe oynattığımda bakışları bileğime kaydı. Acıtmıştı fark etmeden. Kızarmış, parmaklarının izi çıkmıştı.

''İyi geceler.'' Mekandan çıkmak için kapıya yöneldim ve ne zaman başladığını bile bilmediğim bu yağmurda ıslanmaya başladım. Girişteki izbandut güvenliklerden birine cüzdanımdan çıkarttığım savcı kimliğimi gösterip taksi çağırması gerektiğini söyledim. Sinirli olsam da aracı Leyla'ya bırakmak istedim, eve rahat dönmeliydi. Buraya benim için geldiyse onu öylece bırakamazdım. Sarı saçlarım ıslanıp omuzlarıma yapışmaya başlamıştı. Taksiyi beklerken arkamı dönüp içeriye doğru baktım.

Oradaydı. Kapının kenarından beni izliyordu.

''Tentenin altına doğru gelin savcım,'' dedi güvenliklerden biri. ''Islanmayın. Yağmur çok şiddetli yağıyor, trafik kilittir şimdi.'' Yola döndüm. Islak kaldırımları, sokak lambasını inceledim birkaç saniye.

''Taksi trafiktedir,'' dedi hemen yanındaki diğer güvenlik, arkadaşını onaylayan bir tavır takınmıştı. Bakışlarım içeriye kaydı, Karan'ın gözleri üzerimdeydi. Buraya doğru adımladığını gördüğümde önüme dönüp yerdeki kediye baktım. Sapsarı tüyleri, yeşil gözleri vardı. Kedi olsam bu sarman kedi olurdum. Eğildim ve başını okşadım. Sevildikçe bacaklarımın arasında dolaşmış, mırıltılar çıkarmaya başlamıştı. Karan'ın valeye bir şey söylediğini fark ettim ama o tarafa bakmadım. Biraz daha döndüm arkamı onlara. Çömelmiş kedi seviyordum hala. Patilerinin ıslandığını fark edince üzüldüm. Bu serin havada üşüyor olmalıydı. Karnından yakalayıp bir hamlede kucakladım kediyi. Yumuşacık ve tatlıydı. Yeşil gözlerine baktım.

''Balım,'' dedim kolumun altına kafasını yasladığında. Sarman kedilerin yaramaz olduğunu duyardım ama bu kedi çok uysaldı. ''Balım olsun mu adın?'' Omzuma dokunan el ile kucağımdaki kediyle birlikte arkama döndüm. Karan başını yana yatırdı ve valenin indiği aracı gösterdi. ''Anlamadım?''

''Vaka önemli değil mi?''

''Seninle gideceğimi mi düşündün gerçekten?''

''İş beklemez.''

''Taksi birazdan gelir.''

''Füsun seni kısayoldan götüreceğim, taksi trafikte kalmıştır.'' Sesli bir iç geçirdim. Bir kediye bir ona baktım ve kediyi burada bırakmak istemediğime karar verdim, en azından yağmur dinene dek.

''Balım da gelsin mi arabaya?'' Karan gülümsemeye başladı. Gamzeleri çıkmıştı yanak çukurlarında.

''Gelsin,'' dedi sesindeki mutluluğa engel olamadan. ''Bana konumu at.'' Başımı hafifçe salladım ve tek kolumla tuttuğum kediyi biraz daha dikkatle tutup diğer elimle telefonu çıkarttım. Parstan gelen konumu Karan'a iletmek için ilk olarak Karan'a attığım engeli kaldırdım. Konumu gönderdim ve telefonu cebime atarak Balım'ı kucağıma yatırdım. Şaşkın gözlerle etrafı izliyordu. Karan kapımı açtığında dikkatlice bindim. O arabanın etrafından dolanıp sürücü koltuğuna geçiyorken araç kapısının altındaki bölmeden peçeteyi aldım. Karan emniyet kemerini bağladıktan sonra ona attığım konumu açıp telefonu bir çubukla önüne sabitledi. Bana baktığına emindim ama Balım'ın patilerindeki ıslaklığı siliyor, onu kuruluyordum. Tüyleri de ıslaktı, üşümüştü. Karan bir anlığına arka koltuğa uzanırken üzerinden gelen nane kokusuyla parfümünün karışımı aklımı bulandırmıştı. Elindeki siyah tişörtü bana uzattı. ''Bunu giydir ya da kurula, nasıl istersen.'' Uzattığı tişörtü yavaşlıkla ve çekinerek aldım elinden. Burnuma götürüp koklamamak için kalbimle aklım birbirini pataklıyordu. Balım ne kadar şanslısın, Karan'ın tişörtü mis gibi kokar, diye geçirdim içimden. Patilerinin kuruduğuna emin olduktan sonra hafifçe tüylerini, sırtını da peçeteyle kuruladım. Elimdeki kirli peçeteleri alıp çöpleri attığı küçük bir kutunun içine sıkıştırdı Karan, ardından tişörtü kediye giydirmeye çalışıyorken emniyet kemerime doğru uzandı. Üzerime kapanarak köşeye sıkıştırmıştı beni. Şu an kapatamayacağımı biliyordu, fırsatçı.

''Ke-di,'' diyebildim dudaklarına bakıyorken. ''Sıkışmasın.'' Kemerimi tutup bağladığında Balım'a giydirdiğim tişört çok komiğime gitmişti. O kadar büyüktü ki Balım içinde kaybolmuştu. Pek de umurunda değildi, dizlerime kıvrılmış mırlayarak uyumaya başlamıştı. Bense ona bakarak gülmemeye çalışıyor, dudaklarımı birbirine bastırıyordum. Günlerdir beni güldüren, içimi ısıtan tek şey Balım olmuştu.

Karan'ın Balım'a bakarak gülümsediğini fark ettiğimde gülüşümü daha fazla tutamadım. Onunla iletişim kurmak istemediğimi biliyor olsa da gülmemi engellemek istemiyordu. Hiçbir şey demeden klimayı açmaya yeltendiğinde parmaklarındaki gümüş yüzükler dikkatimi çekti. Sertçe yutkundum. Avucumu yumruk yapıp yoğun duygularımı dizginlemeye çalışmak, o ellerin vücuduma değmesini istediğimi belli etmek istemiyordum. Kısa bir an, sadece birkaç saniyeliğine kalın parmaklarını bacaklarımda ve boğazımda, yüzümde ve göğüslerimde gezdirdiğini hayal ettim. Yanaklarım ısınmış, sıcaktan terlemeye başlamıştım. Kirli sakallarında gezdirmek istediğim dudaklarım aralanmıştı istemsizce. Alt dudağımı ısırarak başımı cama çevirdim. Kızardığımı görmemeliydi.

Arabayı çalıştırdığında sonunda yola çıkmıştık. Balım güzel uykusuna dalmıştı, bense dürtülerimi kontrol etmeye devam ediyordum. Radyoyu açtığımda haber kanalıyla karşılaştım. Birkaç kez kanal değiştirdim. Sonunda güzel bir şarkı denk gelmişti. Yağmurlar, Şebnem Ferah.

Sen sev yağmurları
Yağmurlar yağsın yüzüme

Yabancı sokaklara girdi, kısayol dediği bu olmalıydı. Gerçekten hiç trafik yoktu.

''Biliyorsun ara sokakları,'' dedim imayla. ''Hep böyle miydin?''

''Anlamadım.'' Dudaklarını ıslatıp kısa bir an bana baktı ve önüne döndü. Sokak dar ve yokuştu. Tüm dikkati yolda, çekici parmakları direksiyondaydı.

''Yok bir şey.'' Var bir şey gerizekalı.

Arabada çıt çıkmıyordu ve aracın içi Karan'ın parfümü kokuyordu. Ciğerlerime dek indi bu koku. Balım halinden memnundu. Giydin tabii Karan'ın tişörtünü, dört ayak üstüne düştün yine, diye geçirdim içimden. Araba da Karan kokuyor, iyi uykular.

Kendine gel Füsun, Karan'ı bir kediden mi sakınacaktın?

Ona döndüm. Yokuşu inmiş, düz bir yola girmişti. Kalın kolları yine çıplaktı kısa kollu tişört giydiğinden. Damarlarını gözümün içine sokuyordu. Uzun bacaklarına kaydı bakışlarım. Zor sığmıştı koltuğa. Kucak, geçti aklımdan. Hayır, hayır. Bakışlarım kasıklarında, çenesinde ve saçlarında gezindi. Kucağına oturmak şu an istediğim tek şey, diye düşündüm. Huh, kes sesini. Sürtüklük yapma.

Navigasyona baktığımda iki dakika kaldığını görüp Balım'ı uyandırmamaya çalışarak oturuşumu düzelttim. Daha dik oturup boynumu sağa sola çevirdim. Sokağın ilerisinde olay yeri inceleme ekipleri, polis otosunun yanıp sönen ışıkları ve başkomiser Yekta vardı. Araba durduğunda Balım'ı kucağıma aldım. Karan arabadan inip benim kapımı açmıştı ve bütün olay yeri bize dikkat kesilmişti. Kalktığım sıcak koltuğa Balım'ı yatırdım, uykusuna devam ediyordu. Karan klimayı açık bıraktı ve kapıyı kapatıp benimle birlikte olay yerine doğru yürümeye başladı. Başkomiser beni gördüğünde konuşmak istercesine birkaç adım atıp yanına ulaşmamı bekledi. Kollarını birbirine bağlamıştı ve buradaki herkesin üzerinde yağmurluk vardı. Kısa bir an Karan'ın yanımdaki varlığını kaybettim ama nereye gittiğine bakacak bir boşluğum yoktu. Herkes hızı dinse de çiselemeye devam eden bu yağmurun altında ıslanarak işlerine bakıyordu. İyi akşamlar, diyecekken sabahın körü olduğunu hatırlayarak kendimi dizginledim.

''Günaydın,'' dedim fakat garip kaçmıştı. Sanki uyudun Füsun. Üstünü örtmek istercesine, ''Olay ne başkomiserim?'' diyebildim. Bakışlarım on beş kat kadar olduğunu gördüğüm gökdelen tipli otele kaydı ama yağmur damlaları gözüme giriyordu. Başımı öne eğip Yekta'ya baktım.

''Otelde bir ceset bulunmuş, kaldığı odadaki yatağın bazasında,'' dedi dudaklarının kenarındaki kırışıklıkları fark ettiğimde. Suratını büzüp seslice burnunu çekti. Olay yeri inceleme otele girip çıkıyor, ellerindeki örnek dolu torbaları dikkatlice taşıyorlardı. ''Çıkış günü kontrole gelmişler ve ölü bulmuşlar. Ondan önce kaynağı bilinmeyen kötü bir koku fark edilmiş, kalan misafirler şikayet için inmiş ama nedeni bulunamamış.'' Omuzumda hissettiğim sıcaklıkla irkilerek soluma döndüm. Karan omuzlarıma sıcak siyah bir kaban bırakmıştı. Onu gördüğümde rahatladım ve bakışlarımı başkomisere çevirerek onu dinlediğimi belirten bir bakış attım. Şimdiden kokusu burnuma dolmuştu. İnsafsız. ''Dilerseniz içeride devam edelim.''

Başımı onaylarcasına salladım ve birlikte içeriye doğru yürüdük. Savcı kimliğimi resepsiyona gösterdiğimde hızla asansör çağıran bir görevliye hafifçe tebessüm ettim. Çok geçmeden bindik ve maktulün kaldığı odanın katına çıktık. Uzun, kırmızı halının baş gösterdiği bu koridorda konuşarak yürümeye devam ettik. ''Kim olduğu hakkında bilginiz var mı?''

''Bir erkek. Deniz Alaf. Antalya'dan İzmir'e çalışmak için geliyor ve kalacak yeri olmadığından bu otelde birkaç günlük yer ayırtıyor. Bir asansör videosu söz konusu. Videonun girişinde her şey yolunda gibi, etrafına bakınıp biniyor ve tuşlara yöneliyor. Basacağı zaman panikli olduğunu fark ediyorum, bütün tuşlara aynı anda basıyor.'' Maktulün kaldığı odanın kapısı açıktı, içeriye girdiğimde duvarda spreyle yapılmış olabileceğini fark ettiğim kocaman bir yazı vardı.

''O bir sürtüktü!''

''Kolay gelsin arkadaşlar,'' dedim örnek alan inceleme ekibine, ardından başkomisere döndüm ve telefonda bir dosya açtığını gördüm. Birkaç saniye sonra açılmıştı, dediği asansör videosu olmalıydı.

''Bacakları titriyor,'' dedi Yekta tam da ona dikkat kesildiğimde. Ekrana iyice yaklaşıp maktulü incelemeye koyuldum.

''Çok endişeli, hareket etmesi için tüm tuşlara basıyor ama fark etmeden kapıyı durduracak düğmeye bastığından asansör kendini kilitliyor ve kapı bir türlü kapanıp herhangi bir yöne hareket etmiyor,'' dedim fark ettiğim ayrıntıyı göstermek için telefonunu elime aldım. Parmaklarımla videoyu büyüterek bahsettiğim düğmeyi başkomisere gösterdim. Ardından izleyerek cümlelerimle onaylamaya devam ettim. ''Biniyor, panikte ve tüm tuşlara basıyor. Sonra yeniden asansörden çıkıp korkuyla etrafına bakıyor. Sanki birinden saklanıyor, kaçıyor gibi. Bir daha girip aynı tuşlara tekrar tekrar basıyor. Asansörün köşesine sıvışıp yere doğru çömeliyor, başını ellerinin arasına alıp yeniden kalkıyor. Bir kez daha çıkıyor asansörden, bir süre asansör kamerasından dirseği görünüyor ama sonra tamamen kadrajdan çıkıyor.''

''Fark etmemiştim durdurma düğmesine bastığını,'' diye yanıtladı beni başkomiser. Kaşları hafifçe yukarı kalkmış, bıyığı dudaklarının üstüne doğru kapanmıştı. Bu adam bu bıyıkla nasıl yemek yiyebiliyordu?

''Başka bilgi var mı?''

Eğilerek yerdeki ceset torbasının fermuarını biraz araladı. Beyazlamış yüzünü gördüm, ardından biraz daha indirdi fermuarı Yekta. Adamın üst bölgesi çıplak. ''Çıplak bulundu. Cinsel istismara uğrayıp uğramadığına bakacağız.'' Odaya İdil girdiğinde elini kaldırarak başıyla selam verdi. Ona başımı sallayıp Yekta'ya döndüm.

''Bileğine bakabilir miyim?'' Birkaç adımla cesedin yanında durdum ve çömelerek yavaşça açılan bu bölgeye dikkat kesildim. Bileğinde hiçbir şey yoktu. ''Diğeri?'' Onu açar açmaz mürekkebi kenarlarına yayılmış o balığı görebilmiştim. ''Mavi,'' diye mırıldandım.

''Cinayet mi?''

''Mavi bu.'' Omuzumda hissettiğim el ile hemen yanımda duran Pars'a döndüm. Nefes nefese kalmıştı.

''Geciktim,'' dedi hızlı soluklarının arasında. ''Kusura bakma savcım.'' Üzerimdeki kabanı fark etti ama kısa sürede cesede kaydırdı bakışlarını. Tüylerim diken diken olmuştu ve burada Karan yoktu. Omuzlarıma bıraktığı kabana kollarımı geçirdim ve hemen giyindim. İçinde yok olmuştum. Kaç beden giyiyordu bu hayvan? Başkomiser Yekta görevlilerin yanına doğru ilerledi. ''Yuh!'' dedi Pars bana dönerek. ''Balık.''

''Evet.''

''Hayranlık duyuyorum artık seri katile.'' Katil... Gözlerim Yekta'ya kaydı.

''Polislerin yanında da böyle konuş, tıksınlar içeri seni.'' O gün anneme engel olmasaydım, keşke seni de tıksalardı içeri. Eğilip maktulü inceledi, ardında duvarda yazan o bir sürtüktü cümlesini. Kaşlarını çatıp kemerini düzeltti.

''Bunca cinayete paçayı kaptırmadı, kusursuz...'' Kafamda yankılanan kelimeler geriye sendelememe neden oldu.

Kusursuz. Hayranlık duyuyorum.

Potansiyel katil, katilsin, babamın katili.

Babamı çok seviyordum ama babamdan nefret ediyordum. Ağır adımlarla odayı terk edip asansöre bindim. Arkamdan çağırdığını duysam da dönüp bakmadım. Zemin katta asansörün kapıları açıldı, çıktım ve ileride bekleyen aracı gördüm. Karan arabanın kenarında dikilmiş bana bakıyordu ama beynime ağrılar saplanmıştı. Pars'ın söylediği her kelime neşterle derimi kesiyorlarmışçasına acıtıyordu canımı. Eskiden de öyle konuşurdu, seri katil hakkında şakalar yapardı ama o zamanlar babamın katili olduğundan haberim yoktu. İstesem de ciddiye alamıyordum onu. Kimin eski sevgilisi katil çıkardı ki benim gibi bir aptaldan başka? Bulanık görmeye başlamıştım. Baba, diye mırıldandım Karan'a yaklaşmama birkaç adım kala. Sesli nefesler alıp veriyordum ama ciğerime indiğini hissetmiyordum. Ellerimi kapatan kabanın uzun kollarını yukarı doğru çekiştirip sürücü koltuğuna yürüdüm. Karan hiçbir şey demeden yan koltuğa oturup kucağına Balım'ı alıverdi.

''Çok mu kötüydü vaka?'' diye sordu oldukça kısık bir sesle. Bir şeylerin yolunda olmadığını anlamıştı. Yutkunamadım. Aracı çalıştırıp hızla sürmeye başladığımda onunla geldiğimiz karanlık yola döndüm. Sokak lambası yoktu, önümü göremiyordum; çünkü gözlerim dolmuştu ve her an ağlayacak gibi bakıyordum. ''Biraz yavaşla.'' Onu dinlemedim.

Babam.

Çocukken babam ölsün isterdim. Her gece dağa içki içmeye gider, sabaha karşı ayaklarıyla vururdu kapıya. O gümbürtüye uykumdan sıçrardım. Yüksek seslere hassasiyetim oluşmuştu o günlerde. Biraz daha büyüdüğümde artık dağda içmiyor, direkt evin, salonumuzun içinde içiyordu. Kalın kafalı televizyonun karşısında. Televizyonda dünyadaki haberleri anlatan orta yaşlı bir adam... Babam her gün bizim külüstür arabayla sarhoşken dağa çıkar, daha da sarhoş bir şekilde geri dönerdi. Her eve geldiğinde evin havası değişirdi; annemin suratı asılır, abim odamıza kapatırdı kendini.

Bir gün babam dışarıya içki içmeye çıkmıştı, çok yağmur yağıyordu. Saat de çok geç olmuştu. Pencereden baktığımda aşağı doğru süzülen damlaların arasından karşı apartmanlardaki ışıkların çoktan sönmüş olduğunu fark ederdim. Gecenin bir yarısı, sabah saatleriydi. Artık uyuyamıyordum. Babam geldiğinde uykumdan sıçramamak için artık hiç uyuyamıyordum bile. Gün ağardı, sokak lambaları söndü ama babam gelmedi. Acaba dedim... Babam dağda ölmüş müdür? Ölse ne güzel olur. O yollarda araba kullanmak zor, hem sarhoş, hem yağmur...

''Füsun yavaşla!'' Ayağımı gaza sertçe basıyordum, bir güç oradan kaldırmama asla izin vermiyordu. Kilitlenmiş gibiydim. Yaşlar yanaklarımdan aşağı bir bir süzülüyorken Balım'dan geldiğini anladığım miyavlamalar doluyordu kulaklarıma. Hıçkırıklarım nefesimi kesiyordu.

Her şey olması gerektiği gibi. Babam ölmüş olabilir. Bu düşünce tuhaftı. Babamın ölüm haberinin gelmesini bekledim. Kapı yumruklandı. Babam gelmişti. Yine gelmişti. Ondan öğrendiğim bir küfür savurmuştum içimden, siktiğimin herifi. Bu sefer de ölmemişti. Babamı çok seviyordum ama keşke başka bir babam olsaydı.

''Hala istiyorum!'' diye bağırdım kesik nefeslerimin arasından. Bu çok komikti. Üniversite yıllarımda seçmeli gördüğüm bir derste sınıfta yapılı bir adam vardı herkesten yaşça büyük, onu hatırladım. Babam olacak yaşlardaydı. Bir metin okuyacaktık baba ve kız arasında geçen, hoca benim kızın tarafını adamın da baba tarafını okumasını istemişti. İlk düşündüğüm, ne güzel olurdu, olmuştu. Garipsemiştim bu duyguyu.

Kaç yaşına geldin Füsun? Cumhuriyet savcısı oldun, yirmi yedine bastın. Niye hala bir baba istiyorsun? Hani çözmüştün hepsini? Hani babanı anneni affetmiştin?

Eve sarhoş gelmeyen bir baba istemişim, canım kızım diye sarılan bir baba, saygı duyduğum bir baba.

Babam öldü.

Babamı Pars öldürdü ama ben babamın yasını çok önceden tutmaya başladım. Benim hiç babam olmadı.

Önümden hızla geçen belirsiz bir siluet gördüğümde ona çarptığımı gürültülü bir sesle anladım ve refleksle ayağımı gazdan çektim. Elimin tersiyle yanaklarımı silip direksiyonu tuttum. Diğer ayağım tüm gücüyle frendeydi. Nefeslerim birbirini kovalıyordu, olduğum yerde kaldım.

Karan Balım'ı arka koltuğa bırakıp hemen araçtan indi. Önüme bakmaya cesaretim yoktu, kim olduğuna, bir hayvan ya da insan olduğunu görmeye asla cesaretim yoktu.

Başımı ağır ağır çevirdim, sımsıkı kapattığım gözlerimi araladım. Nefesim kesildi.

Yerde yatan Liva'ydı.

Karan nabzını kontrol etti ve cebinden çıkarttığı telefonda bir şeyler yaptı, ne olduğunu idrak edemiyordum. Çok önceden öğrendin Füsun, diye mırıldandım kendime. Pars'ın babanın katili olduğunu çok önceden öğrendin. Her şey normalmiş gibi davranmaya devam ettin. Değildi. Sen mahvolmuştun. Bugün seni tetikleten şey yanındaki adamın ne denli suçlu olduğuydu. Bir zamanlar sevgi dilendiğin babanın nefesini kesmesiydi. Kollarında uyuduğun adamın başını okşamasını istediğin adamı öldürmesiydi.

Ben senin baban değilim diyen adamın babanı senden almasıydı.

Zangır zangır titreyen ellerime bakıyordum. Dümdüz, öylece. Karan sokakta her köşeye bakıyordu. Kısa süre içinde yanıma geldi ve beni sürücü koltuğundan indirerek ellerimi tuttu.

''Füsun,'' dedi sakince. ''Sokakta kamera yok, yoldan geçen kimse yok, kimse görmedi.'' Titreyerek onu dinliyordum. ''Sakin ol.'' Ellerimi bırakıp bagajı açtı ve çıkarttığı şişeyi araçtan aldığı peçeteye döküp direksiyonun her yerini sildi. Ne elindeki sıvının ne olduğunu ne de ne yaptığını anlamıyordum. Zaman babamda durmuştu. Şişenin içindekini kaldırımın kenarındaki bir ağacın dibine döküp şişeyi çakmağıyla tutuşturdu. Yanarak yok olduğunda geriye bir şey kalmamıştı. Kendi elleriyle ambulansı arayıp çağırdı, kalbim duracaktı. Geriye doğru sendelediğimde yere sertçe düştüm. Yanıma gelerek kollarımdan tuttu ve tek hamlede kaldırdı. Yan koltuğa yavaşça oturtarak başımı ellerinin arasına aldı. ''Direksiyondaki parmak izlerini sildim. İzleri sildiğim şişeyi yok ettim. Sakin ol, derin nefesler al. Kimseye hiçbir şey olmayacak. Polis geldiğinde ben ne diyorsam onu doğrula.'' Panikle başımı salladım.

''Ta-mam.''

''Bir şey yok, hiçbir şey yok tamam mı?'' Avucumu okşayarak dudaklarına doğru götürdü ve tek tek öptü parmaklarımı.

''Be- ben kaza yaptım Karan,'' dedim sesim titrerken.

''Yapmadın, Liva yaşıyor, sakin ol.'' Ambulans ve polis sirenleri birbirine karıştığında Karan gözlerimin içine baktı. ''Ne diyorsam doğrula.'' Ellerimi bırakıp otosundan inen polis memurlarının yanına ilerledi ama uzak değillerdi, ne konuştuklarını duyabiliyordum.

''Ne oldu burada?'' dedi kalın sesli memurlardan biri, soruyu Karan'a yöneltmişti. Bakışları bana doğru kaydı ve yeniden Karan'a döndüler. Ambulans çalışanları Liva'yı dikkatlice sedyeye taşıyarak ambulansa bindirirlerken Karan birkaç şey anlattı.

''O hala yaşıyor,'' dedi Liva'nın durumunu bildirerek.

''Araç kimin?''

''Araç benim. Kazayı ben yaptım.'' Kazayı ben yaptım. Memurlardan birinin bakışları bana kaydığı an Karan fark etti. Sakinliği karşısında küçük dilimi yutacaktım. ''Hanımefendi Cumhuriyet Savcısı, benim kız arkadaşım,'' dedi bakışları gözlerime kayarak. Onu bozmadan araca yürüdüm ve titreyen ellerimi sabit tutmaya çalışarak cüzdanımdan çıkarttığım savcı kimliğimi aldım. Polislerin tam önüne yürüyerek gösterdim. ''Bizde bir vakadan yeni çıktık.''

''Memnun oldum sayın savcım.'' Başımı hafifçe salladım.

''Bende...''

''Prosedür gereği sizi ifadeye almamız gerek.'' Karan'a baktım, bana döndü ve onayladığını belirterek gözlerini kapatıp açtı. Elini bana uzattı, tutmam içindi. O koca ellerini tuttum. Avucum avucunda kayboldu.

''Arabada kedi var,'' diye ekledim.

''Merak etmeyin, biz onunla ilgileneceğiz.'' Polis otosuna Karanla el ele yürüyüp binerken ambulans çoktan gözden kaybolmuştu. Hala titresem de Karan'ın parmakları beni sımsıkı sarıyordu. Tek bir an, iyi ki varsın, dedim içimden. Sadece ben duydum.

Savcı olduğumu duyduktan sonra ekstra memur gelmemişti araca, güvenmişlerdi. Karakola doğru yola çıktığımızda araçtaki dijital saatten saatin kaç olduğunu öğrendim, 9.44.

Gözlerimi Karan'a çevirdim. Gözleri gözlerimdeydi. O an akrep ve yelkovan durdu, araç kayboldu, yalnız gözlerimiz konuştu. Tüm dünyadan soyutlanmış gibiydik. Elimi daha da sıkı sardı gözlerini gözlerimden bir milim çekmeden. Kulağıma doğru eğildiğinde sıcak nefesi yüzümdeydi.

''Seni ne olursa olsun korurum Füsun,'' diye fısıldadı kulağıma. ''Koşulsuz şartsız, seni sadece sen olduğun için her zaman korurum, söz veriyorum.'' Ardından geri çekildi, aracı süren polis memuru yola odaklanmıştı.

Yaklaşık yirmi dakikanın ardından karakola vardık. İfade için aldıkları odada Karan her ne dediyse ondan bahsettim.

Aracın ona ait olduğunu, kazayı onun yaptığını, ondan öncesini ve sonrasını.

O da anlatmıştı.


İfadelerimiz kısa sürdü. Odadan çıktığımda kapının önündeki sandalyelerde oturduğunu gördüm. Beni gördüğünde ayağa kalktı ama hala panik haldeydim. Tek kelime etmedik ama anlaşmış gibi aynı ritimde karakoldan çıkarak bahçeye ilerledik.

''Liva iyi mi, konuştun mu?'' diye sordum. ''Ya şikayetçi olursa?''

''İyi, az önce konuştum. Liva benden şikayetçi olmaz.''

''Ya Füsun çarptı derse.''

''Onu doğrulayacak tek bir insan, tek bir kamera yok.''

''Eve gitmek istiyorum.''

Yola doğru yürüdük, boş geçen taksilerden birini ıslık çalarak durdurdu ve beni bindirdi. Şoföre iki yüzlük birkaç banknot bırakıp, ''Hanımefendiyi evinin tam önünde indirin,'' dedi. Çantamı koluma takmıştım ama cüzdanımı çantamdan çıkarttığım için araçta kalmıştı, biliyordu. Şoför onu dinleyerek taksiyi çalıştırdığında arkamdan el salladı Karan. İğrenç bir geceydi. Uyumamıştım, ağlamıştım, o mezarı hatırlamıştım, dinlenemeden vakaya gitmiştim ve dönüşte kaza yapmıştım. Saatlerdir uykusuz olduğumdan başıma ağrılar saplanmıştı. Kaldırımda yürüyen, güne yeni başlayan, üstlerinde ütülü gömlek ve etekler olan insanlar gördüm. İşe yeni gidiyorlardı ve başları ağrımıyordu. Bulutların ardından baş gösteren güneş bir anlığına gözümü aldı. Şoför radyoya uzanıp favori kanalı olduğunu tahmin ettiğim bir haber kanalında durup dinlemeye başladı. Döviz ve altın fiyatları yükselmiş, halk isyan etmiş haberleri doldu kulağıma.

Çok geçmeden evimin tam önünde durdu. İnip yorgunlukla evime girmenin mutluluğunu hissettim. Çantamdan anahtarı çıkartmak istediğimde gerçekten içinde üç beş parça bir şey kaldığını fark ettim. Telefon, anahtar ve ruj. Ne cüzdanım ne kimliğim ne de param yoktu. Hiçbiri umurumda değildi. Kapının kilidine taktım anahtarı, çevirdim ve içeri girdim. Ayakkabılarımı çıkartıp kenara fırlattım. Kendimi yatağıma bırakıp gözlerimi sımsıkı kapattım.



Ne zaman uyuduğumu bilmiyordum. Litrelerce alkol almış kadar ayyaş hissetmiştim kendimi uyumadan önce. Çok yorgundum. Şimdi gözlerimi araladım. Aralık perdeden sızan gün ışığını fark ettim. Mahalleden gelen arabaların kornasını, futbol oynayan küçük çocukların birbirine savurduğu küfürleri duydum. Gerilerek kollarımı uzattım ve esnedim. Pencereyi tam kapatmadığımdan aralıktan içeri sızan rüzgar içimi üşütmüştü. Üzerimde de hiçbir şey yoktu, yutkunmak istedim ancak boğazım çok acıdı. Üşütmüş olmalıydım. Öksürerek doğruldum ve olduğum yerde oturdum. Sırtımı yatak başlığına yaslayarak bir süre odayı inceledim. Üzerime yorganı çekip dişlerimin birbirine çarpmasını engelledim. Grip olmanın tam zamanıydı zaten Füsun.

Telefonum çalmaya başladı. Ses salondan geliyordu. Oflayarak zor ısıttığım yatağın sıcağından çıktım ve salona ilerleyerek telefonu çantamın içinden çıkarttım. Parstı.

''Alo.'' Sesim uykulu gidiyor olmalıydı.

''Füsun, Karan nerede?''

''Kalbimde,'' çıkıverdi ağzımdan uyku mahmurluğuyla. ''Bilmiyorum.''

''Asır ve Uras yoğun bakımda.''

''Anlamadım, Karan'ın yaptığını mı düşünüyorsun?''

''Evet? Yapmayacağı şey değil.''

''Saçmalıyorsun.'' Uykum açılmıştı ama boğazım her yutkunuşta acıyordu hala. ''Ne olmuş ki?''

''İkisi de mahvolmuş, biri üç biri beş kurşunla vurulmuş, darp edilmiş. Ben şimdi olay yerindeyim ama hastaneye geçeceğim.''

''Bana olay yerinden konum at, bir de ben bakmak istiyorum.''

''İstediğin kadar bak kamera kaydı falan bulamazsın. Sokak çok ıssız.''

''At sen.'' Aramayı yüzüne kapatıp yatak odama geri döndüm. Altımdaki beyaz eteği, üstümü ve iç çamaşırlarımı bir çırpıda çıkarttım. Temiz bir çamaşır, mavi kot pantolon ve yeşil sweatshirt çıkarttım. Gömlek giyemeyecek kadar üşüyordum. Çorabımı giyerken burnum akmaya başladı. Elimin tersiyle silip çorabımı giydikten sonra lavaboya ilerledim ve ellerimi yıkadım. Saçlarımı tarayıp at kuyruğu yaptım ve gözümün altına akmış rimeli silip kendime çeki düzen verdim. Kapının önünde duran topuklu yerine spor ayakkabıları giydim bu kez. Öyle yorgun, öyle halsizdim ki yere düşüp bayılacaktım. Telefonuma bildirim geldiğinde Pars'ın konum attığını düşünüp bakmadım. Kabanımı ve çantamı alıp daireden çıktım. Kapının önünde aracım vardı. Ben uyurken Leyla getirip bırakmış olmalıydı. Aracın küçük kapaklı bir bölmesi vardı, kontağı oraya bırakabileceğini düşünerek açtım. Tahmin ettiğim gibi buradaydı. Kontağa bastım, araca bindim ve telefonu önüme sabitleyip konumu açtım. Gün yeniden bitmek üzere akşam oluyordu, güneş bir çıkıyor bir kayboluyordu ve ben sulu gözlerim, ıslak burnumla olay yerine gidiyordum. Karan onlara bir şey yapmış olabilir miydi?

Emniyet kemerimi bağlayıp yavaşça konuma sürdüm. Çok uzakta değildi, buraya sekiz dakika uzaklıktaydı. Üç dakikayı devirmiştim bile, frene basacak gücüm yoktu ama bugün bir kaza daha yapmak aptallık olurdu. Üstelik üstlenecek kimse yoktu yanımda... Onu normal şartlarda asla aramazdım ama şu an aramak, ne yaptığını sormak zorundaydım. Benim yüzümden suçlu konumundaydı. Son aramalarda adını buldum ve hemen çaldırmaya başladım. Saniyesinde aramayı açtı.

''Füsun?'' dedi sorgular bir tonda, onu aradığıma inanamıyor gibiydi.

''Liva nasıl, Karan?''

''Liva iyi, benden şikayetçi de olmamış. Eve gidiyorum.'' Kaşlarımı çattım.

''Sen eve daha yeni mi gidiyorsun?'' Ardından bunu sorarak samimiyet kurabileceğimizi düşünmesini istemedim. Burnum yeniden akmıştı, çekerek aracı durdurdum. Olay yerine gelmiştim ve peçeteyle burnumu siliyordum.

''Sen iyi misin?'' Öksürerek gözlerimdeki yaşı sildim. Ne zaman grip olsam gözlerim sulu sulu olurdu.

''Hı hı...''

''Sesin değişmiş, burnun mu tıkalı?''

''Hem tıkalı hem akıyor.''

''Neredesin?'' diye sordu kalın sesiyle.

''Neyse kapatıyorum.'' Aramayı yüzüne kapattım çünkü kaybedecek vakit yoktu. Eğer Karan yaptıysa bir şeyler yapmalıydım. Yağmur yeniden başladığında sweatshirt'ün şapkasını kafama geçirip araçtan indim.

Fırtına çıkmış, hava kararmaya başlamıştı. Islanan kaldırımdan yavaşça olay yerine ilerledim. Beyaz tulum giymiş bütün görevliler yerde, duvarda herhangi bir iz arıyordu.

''Herkese kolay gelsin,'' dedim kısık sesle. Boğazım öyle ağrıyordu ki yutkunmak işkenceye dönmüştü. Vücudumdaki halsizlikle sırtım ve omuzlarım ağrımaya başladı.

''Teşekkürler savcım!'' dedi İdil bulduğu saç telini elindeki şeffaf poşete tıkarken. Onları geçerek yavaşça yürüdüm. Etrafı inceliyor, bir iz bulup bulamayacağıma bakıyordum. Ekipten oldukça uzaklaştım. Burası çıkmaz sokaktı ve bugün gibi kamera olmayan bir yerdi. Bu Karan'ın yapma ihtimalini daha da onaylıyor gibiydi.

Karan bu şehirdeki bütün çıkmaz sokakları biliyorduysa suçları rahatlıkla işleyebilirdi. Ne suçu Füsun, Karan katil mi?

Şimdi tam yerde bir şey vardı. Rögar kapaklarının arasından parlayan gümüşi saat parçasına takıldı bakışlarım. Bu herhangi birinin olamayacak kadar farklıydı.

Bu Karan'ın saatinden bir kordon parçasıydı.

Kordonun içine işlettiği iki özel harf belirgindi üstünde. KS.

Karan yapmıştı. Onları o hale o getirmişti. Omuzlarımı dikleştirerek gözlerimle etrafı yokladım saniyeler içinde. Elimi fermuarlı cebime atıp araladım ve paketin içinden çıkarttığım peçeteyle yere çömeldim. Ayakkabımın ucuna bulaşmış çamuru siliyormuşçasına siper ettiğim peçete parçasının arkasından kordon parçasını alıp peçetenin içine sıkıştırdım. Yavaşça kalkarak avucumda buruşturduğum peçeteyi sıktım. Bakışlarını bana döndüren olay yeri incelemeden bir çalışana hafif tebessüm ettim.

''Savcım atayım mı?'' diye sordu elimde tuttuğum peçeteyi kastederek. Görmediğini anlamış, içimden derin bir nefes vermiştim çoktan.

''Sağ ol, ben atarım. Çalışın siz.'' Peçeteyi cebime atıp olay yerinde gezdirdim gözlerimi. Yere çömelmiş bir çalışanın yanına doğru ilerledim. Her yer kan gölüydü ve ayakkabılarım kırmızıya bulanmıştı. ''Silahı buldunuz mu?''

''Evet savcım.'' Hayır.

''Kimin, belli mi?'' dedim sesimin titremesine engel olarak, soğukkanlı olmaya çalışıyordum.

''Hastaneye kaldırılan adama,'' dedi suratını buruşturup. Adını hatırlamaya çalışıyor gibiydi. Parmağını şıklatarak yeniden bana döndü. ''Asır'a ait. Üzerinde onun parmak izi çıktı. Avucunda bulduk.'' Vurup eline bırakmış, işini temiz yapmıştı. Rahatlama hissiyle uzun bir soluk çektim içime. Gülümsemek istemiştim ama kendime engel oldum, absürt kaçardı. Hemen sağ çaprazımda duran İdil'e çevirdim bakışlarımı.

''Herhangi bir şey es geçilmesin,'' dedim. ''Bana haber ver.'' Elimi kulağıma götürerek haber vermesini belirten bir işaret yaptım.

''Tamam savcım.''

Kanlı ıslak kaldırımlardan basarak olay yerinden ayrılmaya karar verdim. Karan'ın içeri girmesine izin veremezdim. Ondan annesini alan, onun göğüs kafesini delip geçen, bizi mahveden kişilerin ona bunu yapmasına izin veremezdim. Karan'ı koruyacaktım. Eğer ben buradaysam, kimse onun tırnağına zarar veremezdi.

Ona onu sevdiğimi söyleyemezdim ama savcılık kariyerim boyunca ilk kez bir vakaya müdahale etmiştim.

İlk kez delil yok etmiştim.

Karan için savcılığımı kirletme ihtimalini göze alabilmiştim.

Buradaki işim bitmişti, bende bitik durumdaydım.

''Kolay gelsin arkadaşlar,'' dedim çalışanlara doğru, İdil bana gülümseyerek el salladı. Yanlarından ayrılarak aracıma doğru yürüdüm ve hızlanan yağmurdan bir an önce saklanmaya çalıştım. Sürücü koltuğuna geçtiğimde yağmur aracın camlarını dövüyordu. Emniyet kemerimi bağladım ve sakladığım peçeteyi çantamın içine atıp sürmeye başladım. Karan'a uğramam gerekirdi. Onunla saatler önce ayrılmıştık ve çoktan evde olması gerekiyordu. O yarım saat önce daha yeni gittiğini söylediğinde içime kuşku düşmüştü, üzerine Asır ve Uras için şüphelinin o olması, onun kordon parçasını bulmak beni korkuttu. Ona bir şey olmasından mı korktun Füsun? Ateşimin çıktığına emindim. Halsizlikten vücuduma yayılan ağrıyla derin bir iç çektim. Direksiyonu kontrol edecek kadar güç bile kalmamıştı sanki damarlarımda. Sırtım, omuzlarım çürümüş gibiydi. Burnum hem tıkanmış hem de akıyor, boğazım felaketti, yutkunamıyordum. Bunlara karşıysa üşüyordum. Aracın tüm camlarını kapatıp klimayı sonuna kadar açtım. Sıcak hava bacaklarıma, ayaklarıma ve yüzüme doğru yayıldığında yürüyen ateş gibiydim. Bir an başım döndü. Aracı durdurdum ve başımı direksiyona koyarak gözlerimi kapattım. Birkaç dakika öylece bekledim ama yeniden sürmek istediğimde sanki kafam kaldıramayacağım kadar ağırlaştı. Nefeslerim düzensizleşti, ard arda nefes alıyordum.

Karan'ın evine yaklaştığımda tam önüne kadar götürecek gücü bulamadım kendimde. Yarı yolda aracı bıraktım, çantamıysa aracın içinde. Sadece kontağı aldım ve araçtan inerek kitledim. Kontağı kotumun cebine atıp kapısına doğru yürürken hava tamamen kararmış, akşam olmuştu. Zaman ne hızlı geçiyordu farkında bile değildim.

Evinin tam önünde durduğumda ayaklarım birbirine yalpaladı ama duvardan tutundum. İşaret parmağımla tek hamlede ziline bastım. Kapı saniyeler içinde açıldığında ona bakamayacak kadar halsizdim. Sonunda başımı yerden kaldırdım. Üstünde koyu mavi bir tişört, yüzünde şaşkın bir ifade vardı.

''Teşekkür ederim... Bugün yaptıkların için.''

''Bunun için bana teşekkür etmene gerek yok,'' dedi bileğimden tutup biraz daha kendine çekerek. Tentenin altına girmiş, ıslanmaktan kurtulmuştum.

''Karan,'' dedim adını anarak. ''Ben görüp görebileceğin en cesur savcıyım.'' O kadar üşüyordum ki kollarımı birbirine sımsıkı sararak kapının girişine doğru yasladım kendimi. Ayaklarım bedenimi taşıyamayacak kadar güçsüzdü.

''Biliyorum.''

''Panikledim, kabul ediyorum ama-''

''Açıklama yapmana gerek yok. Gözünün ne kadar kara olduğunun farkındayım.'' Elini belime atarak beni içeri doğru çekti, ona karşı koyabilecek enerjim dahi yoktu. Gözlerimi kapatmamak için kendimi zor tutuyor, kırpıp duruyordum. Elini çeneme yerleştirerek başımı yukarı kaldırdı. Gözüme giren floresanın ışığıyla gözlerimi kapattım. ''Füsun bembeyazsın.'' Elini alnıma yerleştirdi, ardından dudaklarını alnıma koyarak ufak bir öpücük kondurdu. ''Sen cayır cayır yanıyorsun.'' Dizlerimdeki güç kaybolduğunda ürkek bir ceylan gibi yere düşecektim, beni hemen yakaladı. Elimi göğsüne yerleştirerek itmeye çalıştım.

''Dur, dokunma bana.''

''Füsun ateşin var,'' dedi sweatshirt'ümün eteklerinden tutup yukarı doğru çekmeye çalıştığında. Ona direnmeye çalıştım ama gücüm yetmemişti. Tek hamlede çıkarttığı sweatshirt'ü koltuklardan birine fırlatıp bana döndü. Karşısında sadece iç çamaşırımla kalmıştım. Başımı arkaya yaslayarak hala direnmeye çalışıyordum. ''Havale geçireceksin, yapma,'' diye uyarmaya devam etti. Üzerindeki tişörtü ne zaman çıkarttığını bile görmemiştim. Şimdi benim başımdan ve kollarımdan geçirmiş, bana giydirmişti. Çok üşüyordum. Dişlerim birbirine çarpıyor, ellerim titriyordu.

''Onlara ne yaptın?'' diyebildim dudaklarımı aralayarak.

''Kime?''

''Asır'a... Uras'a... Yoğun bakımdalarmış.''

''Onlar ölmeyi hak etti, hala nefes alıyorlar.'' Düşecekken yakasından tutunarak ayakta kalmayı başardım.

''Durumları kritik.''

''İstediğim de o.'' Elini belimde hissedebiliyordum ama gözlerimi açıp gözlerine bakamıyordum. Sihirli bir değnek gelip omuzuma değmiş, bütün ruhumu emmiş gibiydi.

''Kendini hiç mi düşünmüyorsun sen?'' Karnıma saplanan ağrıyla iki büklüm olacakken kendimi Karan'ın kollarının arasında buldum. Merdivenlerden çıktığını fark etmiştim. Nereye girdiğimizi bilmiyordum. Gözümü hafifçe aralayarak yeniden kapattım. Gördüğüm şey bir şampuan kutusuydu. Az önce üzerime giydirdiği tişörtü çekip aldı üzerimden. Pantolonumun düğmesini açarken ona karşı çok savunmasızdım. Sırtım soğuk fayansla buluştuğunda altımdaki pantolon ve çoraplar da çıkmış, sadece iç çamaşırlarım üzerimde kalmıştı. Suyun sesini duyduğumda irkilerek gözlerimi açtım.

''Sensiz hiçbir şeyin önemi yok Füsun, canımın bile...'' dedi ıslattığı ellerini yanaklarıma sürerek. ''Bak su ılık, bunu vücuduna tutmamız gerekiyor.'' Acıyla yutkundum. Önce ayaklarıma değen su, tüylerimi diken diken etmişti.

''...Karan... Çok soğuk...'' Soğuktan nefesim kesilmişti. Suyu birkaç saniye geri çekti ve yeniden bacaklarıma çıkarttı. Kademe kademe alıştırmaya çalışıyordu ama öyle üşüyordum ki dayanamayacak kadar kötü hissediyordum. ''Çok üşüyorum. Yapma.'' Suyu üzerime, boynuma çıkardı, ardından ıslak elini yüzüme sürerek her yerimi ıslattı. Avucunu yanağıma koyduğunda kafamı ellerinin arasına bırakarak yana yatırdım. Daha fazla dik tutamıyordum.

Tek bir an, sadece birkaç saniyeliğine o geceyi hatırladım. Ateşimin kırk derece olduğu, Pars'ın benim için endişelenmediği o geceyi.

Gözlerimden yanaklarıma doğru yaşlar süzüldü benden izinsiz.

''Füsun'um, ağlama.'' Berbat hissediyordum.

''...Yük oldum,'' dedim duyduğum mahcubiyetle. ''Lütfen beni bırak.'' Suyu kapattığını kesilen sesten anlamıştım. Üzerime yumuşak bir şey sarıyordu. Beni kendisine doğru kaldırdı.

''Benden tutun.'' Ellerimle beline sarıldığımda onun olduğunu fark ettiğim geniş bornozu bana giydirdi. Başını yana çevirerek bacaklarıma dokundu ve iç çamaşırlarımı bana bakmadan vücudumdan sıyırdı. Artık tamamen bornoza sarılmıştım.

''Lütfen,'' dedim yalvaran bir tonda. ''Ben bunları hak etmiyorum.'' Beni kucakladı, saniyeler sonra yatağın üzerine oturttu. Dolabını açıp birkaç parça şey çıkardı.

''Giyebileceksen bırakayım, istersen ben giydireyim. En azından altını giyebilirsin, benden rahatsız olma.'' Zorla doğrulttum başımı. Ellerimle yataktan destek alarak dik oturdum. Yanıma bıraktığı şeyleri yavaşça alırken odadan çıktı. Kendi iç çamaşırıydı. Zorla geçirdim ayaklarımdan ve yukarı doğru çekmeye çalıştım. Nihayetinde giymiştim. Siyah bir tişört vardı. Üzerime giyerken çok zorlanmıştım ama yapabilmek için direniyordum. Bornozu yatağın köşesine bırakarak yeniden oturdum. Kapıdan girdiğinde elinde hayal meyal gördüğüm su dolu bir kap, kabın kenarındaysa bez vardı. Masanın üzerine bırakarak yanıma geldi. Bornozu alıp masaya bıraktı ve beni yatağın yukarısına doğru taşıyarak üzerimi ince bir çarşafla örttü. İnce de olsa sonunda üzerimde bir şeyler vardı, sıkıca sarıldım kokusunun sindiği çarşafa.

Şıpır şıpır su sesi duyuyordum ama ne yaptığı hakkında zerre fikrim yoktu. Gözlerim kapandığı an uykuya dalmıştım fakat alnımda hissettiğim ıslaklıkla gözlerimi yeniden araladım. Burnuma buram buram sirke kokusu geliyordu. Alnıma sirkeli suda ıslattığı bez parçasını yerleştirmiş olmalıydı, annem ben küçükken öyle yapardı. Başka bir bezi daha ıslattı ve çarşafı üzerimden kaldırarak çıplak bacaklarıma sürdü. Kollarımı, boynumu, ayaklarımı ve yüzümü de öyle. Tamamen sirke kokuyordum.

Uyanık kalmak için çabalasam da kendime engel olamıyordum.

''...Beni çok seviyorsun Karan,'' dedim onun duyabileceği tonda. ''Ama... Sakladığın bir şeyler var...''

''Uyu güzelim... Sabah çok iyi olacaksın.'' Yutkunduğumda boğazımda inanılmaz bir acı hissettim. Başımı yana çevirdim, artık onu göremeyeceğim açıdaydı. Hala çok üşüyordum.

''Bir insan... Bir katili sevebilir mi?'' diye sordum. Neden sorduğumu, neler olduğunu ya da ne konuştuğumuzu zerre bilmeden. Düşünemiyordum. Ona olan aşkım, yine ona olan nefretim kadar güçlüydü.

''Bir insan bir katil için ölebilir de...'' Parmaklarını çeneme yerleştirdi. Onun kara gözlerini göremiyordum, gözlerimi açamıyordum. Yalnızca duydum. ''Füsun... Füsun'um... Canım...'' Saçlarımı okşadı uysalca. ''Canımın canı... Nefesim.''



Gözlerimi araladığımda kirpiklerim birbirine sıkı sıkıya tutunmuştu ve tam karşımda doğruca beni izleyen kişi Karandan başkası değildi. Oda karanlıktı, içeriye sızan tek ışık güneşliğin aralığından vurandı. Panikle ellerimi yanlara yasladım ve güç alarak doğrulmaya çalıştım. Oturduğu yerden kalktı, koltuk altlarımdan tutarak sırtımı yatak başlığına yaslamama yardımcı oldu. Gözlerimi hala tam açamıyordum, boğazım hala fena haldeydi ama düne göre daha iyiydim. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyordum ya da diğer ne olduysa.

''Günaydın,'' dedim çatallı bir sesle. Boğazımı temizleyerek burnumu çektim. Gözümü açar açmaz burnum akmaya başlamıştı. Yanımdaki komidinin üstünden peçete alıp burnumu sildim.

''İyi misin?'' Yatağın ucuna oturdu ve elini alnıma koyup ateşime baktı. ''Ateşin düştü. Sirke iyi geldi.'' Doğruca gözlerine baktım yarı uyanık bir ifadeyle.

''Boğazım...'' Elimi boğazıma götürerek yutkunmaya çabaladım.

''Çorba pişiyor, on dakikaya getiririm. Boğazına iyi gelir.'' Odanın sıcaklığı çok hoşuma gitmiş, yeniden yatağa gömülmek istemiştim ama bu laubalilik olurdu. Bunun yerine yalnızca ellerimi çarşafın altındaki sıcaklığa sakladım.

''Miuvvv!'' Duyduğum sesle gözlerimi kocaman açıp etrafa bakındım. Kapıdan içeri koşar adımlarla gelen Balımdı.

''Karan! Balım bu.'' Balım yatağın üstüne çıkıp kucağıma geldiğinde ona sarıldım. Sarı yumuşak tüyleri kabarmış, yeşil gözleri sevgiyle bana bakmıştı. ''Merhaba...'' Kafasını okşayarak bakışlarımı Karan'a çevirdim.

''Yeşil mercimek yapıyorum.'' Parmaklarıyla yüzüme düşmüş saç tellerimi kulağımın ardına sıkıştırdı. Ardından Balım'ın yanaklarını severek gülümsedi. ''Seversin di mi?''

''Severim,'' dedim mahcubiyetle. ''Ama ben gidiyim.''

''Bir kase çorba iç, sonra ben bırakırım evine.'' Yataktan kalkıp hızlı adımlarla odadan çıktı. Mutfağa gittiğini anlamıştım. Arkasından sırtını izledim. Balım'ı eve aldığına inanamıyordum.

Gözden kaybolduğunda kıyafet dolabıyla tekli koltuğun arasına düşmüş bir kağıt çekti dikkatimi. Zaten yüzümü yıkamak için kalkmak istiyordum ama ona olan merakımla çarşafı kaldırdım ve yataktan kalkıverdim. Yanına doğru yaklaştıkça neye benzediğini anlamaya çalışıyordum. Belki de önemsiz bir çalışma kağıdı cebinden buraya düşmüştü. Alıp masaya kaldırırdım ya da gereksizse çöpe gidebilirdi. Sinirimi bozdu.

Dolabın önüne vardım ve yere çömeldim. Kağıt değil zarftı. Gri bir zarf. Alıp üstünü inceledim. Arkasında bir isim yazıyordu. Karan Soysal'a.

Yavaşça açıp içindeki kâğıdı çıkarttım ve okumaya başladım.

''Nida Emirel.

Duha Eymel.

Duru Kar.

Rana Çolak.

Sezen Zeydan.

Doğa Maral.

Maya Kandemir.

Gizem Deniz.

Eva Soylu.

Süveyde Çeliker.

Ardından son zamanlardaki sarı erkeklerin isimleri sıralanmıştı.

...

Deniz Alaf.

...

...

Ve kağıdın en altında yazan o son isim.

Füsun Açelya Saraç.''

Listenin en sonunda kendi adımı görmek tüylerimi diken diken etti. Kağıt parmaklarımın arasından kayıp yere savrulurken Karan kapıdan elinde çorba tepsisiyle giriverdi. İçime, kemiklerime dek ürperti hissetmiştim. Korku bütün bedenime yayılıyordu.

Bunlar... Kurbanların isimleriydi peki ama diğerleri? Katilin öldüreceği diğer kişiler miydi yani. Karan... Karan'a bunu kim göndermişti? Katil mi?

Olduğum yerde kalmıştım. Ona döndüm ve gözlerimi gözlerine çevirdim.

''Çorba geldi hanımefendi,'' dedi neşeli bir sesle, elindeki tepsiyi masaya bırakarak bana yeniden döndü. İçimi tuhaf bir duygu sarmıştı.

''Bu ne?'' dedim tok bir sesle. ''Kurbanların listesi bu.'' Zarfa baktıktan sonra endişeyle gözlerime baktı.