24. BÖLÜM- KIRIK KALP KARTELİ

 24. BÖLÜM- KIRIK KALP KARTELİ

''Sana gitme demeyeceğim, 

Ama gitme, Lavinia.'' -Özdemir Asaf



Füsun.

Morgda uyudum.

Bunu ilk söylediğimde insanlar benden iğreniyor. Sanki ölüm bir hastalık, sanki onlara bulaştıracağım bir illet gibi. Bakıyorum, onların pisliği göz bebeklerimde beliriyor. Yaşayanlar ölenlerden daha kirli. Babam onlardan daha temizdi, daha düzgün, daha az cüretkar. Pekala, kandırma kendini Füsun.

Adımı babam vermiş. Füsun diye fısıldamış kulağıma o gece, senin adın Füsun.

Senin. Adın. Füsun.

Babam beni bu dünyada en çok kıran insan. Ne verdiği adı kabullendim ne de onu. Varlığından da yokluğundan da kaçtım. Sevdim, sevilmedim. Aşağılıktı, sevdiğim en güzel aşağılık. Ondan sonra da Pars.

Sabahın ilk ışıklarında gıcırdayan yatak odamın kapısını aralıyorum. Burası eski bir bina, paslı parkeler ve her an üstüme devrilecek bir apartman. Her an üstüme devrilecek anılar. Geceden kalma hava suratıma çarpıyor. Temizlik yaptığım günün sabahı daha farklı bir hava. Çamaşır suyu, metal, yarım kalmışlık. Nefes, içime dolan kimyasal.

Morgda uyurken gelen diğer cesetlerle karşılaşıyordum. İlk gördüğüm elleri, tırnakları ojeli, kimisinin nasırlı parmakları. Bazen bir yüz görüyorum. Gözleri kapalı ama sanki benden bir parça taşıyor. Ya da benden değil, hayattan. Gönüllü yapabileceğimi söylediğimde istisnasız kabul edip yanında çalışmama izin vermişti görevli. Bazı cesetleri ben yıkamıştım. Bu cümle çok basit. Ölü insanlar yıkadığım olmuştu. Bir gün tıpkı bana benzeyen, sapsarı saçları olan küçük bir kız yatıyordu önümde. Saçına su değdirdiğimde annesinin saçını yıkarken ona nasıl dikkatli davrandığını hatırlıyordum. Saç tellerine zarar vermemeye çalışırken bu altın tellerin annesinin tarağından nasıl geçtiği geliyordu gözlerimin önüne.

Ellerim hep soğuk. Sıcaktan değil, dokunduğum şeylerden. Bazen su içiyorum ve ağzıma metal tadı geliyor. Bazen yemek yerken aniden duruyorum, çünkü masanın üstündeki tabağın bir göğüs kafesine benzediğini fark ediyorum. Kimseye anlatamıyorum. Alışırsın, diyorlar. Alışmak dedikleri şey vicdanın silinmesi. Zaten morgda ağlamak ayıp. Duygular zayıflık. Geceleri başımı yastığa koyduğumda hatırlıyorum. Birinin cebinden çıkan o küçük kağıdı, birinin parmağındaki yüzüğü, birinin bileğindeki dövmeyi, birinin cüzdanındaki vesikalığı. En çok sahipsizler acıtıyor canımı. Bir süre kaldıktan sonra kimsesiz deniyor. Sanki insan değillermiş gibi yapayalnız etiketleniyorlar.

Bazen gözlerimin içine bakıyorum aynada. Nefes alıyorum ama beni de yıkamışlar çoktan. Ellerim dezenfektan, duygularım hiçlik kokuyor. Birine sarılsam, Karan'a sarılsam, onu üşütecekmişim gibi. Ben insanlara en son dokunan kişiyim. Ben bitiş çizgisiyim.

Sonra öğrendim. Bu korkutucu değil. Korkunç olan yaşarken görülmemek. Morgda herkes eşit. Yoksul ya da varlıklı, çirkin ya da güzel. Aynı soğuk, aynı nefessizlik. İçim oyuluyor. Birkaç günün ardından o morgdan ayrılıp hayatıma devam etmeye çalıştım. Bu güne geldim.

Tam şimdi evimin kapısından içeri girerken adımı hatırlamak bana kim olduğumu anlatan bir tokat gibi çarptı. Füsun. Güzelliğinin bedelini bir gün ödeyeceksin Füsun...

Kapıyı kapatıp odama yürürken soyunmaya başladım. Gün doğmamıştı ama doğmak üzereydi. Neredeyse sabahtı artık. Kabanımı çıkarttım, ayakkabılarımı da. Kıyafetimi çıkaracakken çalan zille duraksadım. Bu saatte kimdi ve eve girmemi mi beklemişti? Burnumdan soluyarak kapıya döndüm. Kapının deliğinden bakmayı tercih ettim bu kez, sarhoş olmadığımda kullanmıyordum bile ama sarhoşken aklıma gelebiliyordu, ilginç. Sanki Tanrı beni korumak için hatırlatmıştı bu deliğin varlığını, çünkü kapıdakiler Uras ve Asırdı. Portmantonun en altındaki çekmeceyi aralayıp güvenlik amaçlı koyduğum biber gazını aldım. Çekmeceyi kapatıp seri adımlarla yatak odama girdim ve bazayı kaldırıp çarşafların altına sakladığım silahı belime sıkıştırdım. Kapı yeniden çalınıyordu o arada. Telefonumu çıkarttım ve 155'i çevirdim.

''Merhaba, ben Türkiye Cumhuriyeti Savcısı Füsun Açelya Saraç. Adresime acil ekip gönderir misiniz?''

Adresimi verip kapattım. Hızlı adımlarla kapıya ilerledim ve tokmağı çevirdim. Biraz geriye doğru çekilip kendimi savunmak adına mesafe bırakmak istemiştim ancak salona girdiler. Kapıyı bilerek kapatmadım, aralık bıraktım. Yüzlerinde rahatsız eden bir sırıtış vardı. ''Savcı Hanım,'' dedi Asır, sesi o kadar mesafeliydi ki samimiyetsizlik tüm kanına işlemiş gibiydi. Evimi süzüyordu gözlerini kısarak. ''Savcı Füsun,'' diye yineledi. Eşyalarımın yanına yaklaşıp inceliyordu tek tek. ''Ya da Açelya mı desem, hangisi?'' Bakışları gözlerimde durdu. Uras tamamen bana odaklanmış öylece bakıyordu.

''Niye geldiniz?'' Bana doğru adımlamaya başladı. Üstüme geldikçe geriye doğru sendeliyordum. Tam önümde bittiğinde sırtımı duvara çarptım. Kahkahası yükselmişti.

''Kaçma.''

''Yaklaşma,'' dedim sesimdeki paniği engelleyemeden. En azından biri gelseydi, neden birlikte gelmişlerdi, amaçları neydi. Uras'a karşı çok yoğun duygular besliyordum. Çocukluğumu geçirdiğim birinin sevdiğim adamın ailesiyle düşman olması ve beni maşa olarak kullanması asla sindirilecek bir durum değildi. Bana intikam almak için yaklaşmıştı. Gözlerim onun üstündeyken bakışları bedenimdeydi. ''Nasıl yaptın?'' dedim Uras'ı gözlerimle hedefe alarak. ''Nasıl?''

Boğazıma sarılan el ile nefesim kesildiğinde duvara tamamen yapışmış, sertçe kolumu çarpmıştım. Asır boğazımı tek eliyle sımsıkı sıkıyordu. Nefes alabilmek için ağzımı araladım, gitgide soluğum kesiliyordu. Öyle sert bastırıyordu ki öleceğimi düşünmeye başladım. Bu son saniyelerim... Soluğum kesildi. Yere düşmeme ramak kala Uras'ın Asır'a müdahale ettiğini gördüm.

''Ne yapıyorsun piç! Ölecek.'' Yere düştüğümde nefeslerim birbirini kovalıyor, boğazımı tutuyordum. Gücüm çekilmişti benden. Korkuyordum ama sinmeyecektim. Birbirleriyle konuşurlarken bana bakmayı kesmişlerdi. Yavaşça ayağa kalktım ve cebimden çıkarttığım biber gazını açıp yüzlerine, gözlerine doğru bolca sıktım.

Acıyla bağırarak geriye doğru sendelediler. Bas bas bağırıyorlardı öfkeyle. Gözleri kapalı olmasına rağmen üzerime doğru gelmeye çalıştılar. Silahı belimden çıkarttım ama hala nefesim ciğerime yetmemişti, zorlanıyordum. Silahın kabzasını güçlü bir şekilde önce Asır'ın başına geçirdim, yere düştü. Ardından Uras'ın ensesine indirdim. Bayılmamışlardı ama nefes alacak kadar vakit ayırmıştım kendime. Kapının tokmağını tuttum, aralayacağım an içeri giren polis ekibini gördüm. Güvende hissediyor olmamdan kaynaklı kendimi bir anlığına bıraktım. Uzun süre nefessiz kalmıştım, kuvvetim çekilmişti vücudumdan.

Polislerden biri düşmeme izin vermeden kollarımdan tuttu. Yarı ayık bilincimle gözlerimi açamadım.

''Boynunda morluk var amirim,'' dedi tanımadığım bir ses. Beni koltuğa taşımış, yatırmışlardı. Kendime gelmeye, nefeslerimi düzenlemeye çalışıyordum hala.

''Evime zorla girdiler,'' diye mırıldandım kesik nefeslerimin ardından. ''Öldüreceklerdi.'' Elindeki telsizle konuşan polislerin arasında telefonla konuştuğunu fark ettiğim bir polisin kaşları çatıktı.

''İyi görünmüyor,'' dedi, benden bahsediyor olmalıydı. ''Boğazı sıkılmış sanırım Karan Bey.''

Karan Bey.

Ah Karan, ah canımın canı, vazgeçmedin mi benden.

Telefonda onlara kızıyor olmalıydı, bu rahatsız edici olsa da hoşuma gitmişti. Onun beni soruyor olmasını istemiyordum ama sorması nefesimi düzenleyecek kadar önemliydi benim için. O an, tam o an vücuduma yeniden girebilen gücü ve kuvveti ona borçluydum. Onun sevgisi, onun aşkıyla.

''Savcım, iyi misiniz?'' dedi memurlardan biri. Gözüm Yekta Komiser'i aramıştı, yıllık izine falan mı çıkmıştı? Bayadır yoktu. Başımı onaylarcasına salladım, boynumu o kadar sert sıkmıştı ki sanki hala o iri parmakları boynumda gibi hissediyordum. Ayaklarımı koltuktan aşağı sarkıtıp zeminle buluşturdum. Salona doğru baktığımda onları çoktan götürmüşlerdi. ''İyi değilseniz kalalım mı?''

''İyiyim, gidin.'' Önümdeki polis, az önce Karanla konuşan arkadaki polise baktı ve kafasını yana yatırıp kaldırdı. Bu gidelim demekti. Bana bakıp selam verircesine başlarını sallayıp evden ayrıldılar.

Sonunda koltukta tek başıma oturduğumda gözlerim duvardaki saate kaydı. Saat sabahın altısı olmuş, hava aydınlanmaya başlamıştı. Yatak odasına ilerledim. Güneşlikleri çekip kendimi olduğu gibi yatağa attım. Ne üstümü değiştirecek, ne duş alacak bir enerjim yoktu. Boğulmanın kıyısından sıyrılmıştım. Ölmenin kıyısından.

İçimden bir ses, Karan olsa sana kimse el kaldıramazdı, diye beni suçluyordu. Diğeriyse, birinin el kaldırmaması için bir erkeğe ihtiyacım olmadığını, onların rezalet insanlar olduğunu söylüyordu. Doğruydu da ama en nihayetinde kötü insanlar vardı. Ben kendimi koruyabilirdim, silahla, biber gazıyla ya da herhangi bir çakıyla. Sadece bazen birinin gölgesinde dinlenmek isterdin. Birinin eli, omzunda olsun. Ben yapabilirim ama benim yerime yapılabilsin. Bazı zamanlar da o olsun. Karan korusun. Her neyse... Korumasın.

Uyu Füsun.

Uyu.

Rüyanda kendini gör. Bir davanın daha sonuçlandığını, ne kadar başarılı olduğunu, o küçük kız çocuğunun, küçük Füsun'un başardığını gör. Mutfak camının önünde renkli saksılar, saksıların içinde pembe zambaklar gör Füsun. Yemek masanın üstündeki asılı iş yaptığın tabloyu çıkarttığını, adliyeye götürdüğünü, salonunun duvarlarında Amelie gibi sevdiğin filmlerin afişlerini yapıştırdığını, mutlu olduğunu gör. Mutlu olduğunu.

Birinci kuzu atladı çitten. İkinci... Onuncu.


Leyla'nın benim için aldığı üç günlük raporun ikinci gününü aynı gözlerle, aynı duygularla karşıladım. Kirpiklerim birbirine yapışmıştı, berbat hissediyordum. Gözlerimi zar zor araladığımda duvar saatiydi radarımdaki. Öğlen olmuştu. Saat 14.47. Yuh Füsun.

Uyanmaya çalışarak gözlerimi ovaladım. Esneyerek kollarımı uzattım yukarı doğru. Ayaklarımı yataktan sarkıtırken her yerimin ağrıdığını hissediyordum. Sırtım dayak yemiş kadar ağrı içindeydi. Parmaklarımı açıp kapattım, bütün vücudum kasılmış halde banyoya doğru ilerledim. Küvetin dolması için suyu açıp, ılığa çevirdim. Üstümdeki giysileri bir bir çıkartıp kirli çamaşır sepetine doğru fırlattım. Yanına gidecek halim yoktu. Telefonumun ekranına dokundum tamamen çıplak kaldığımda. Saate yeniden baktım, on dakika kadar geçmişti. Bildirimleri tek hamlede temizledim, hiçbirini okumak gelmedi içimden. Küvet yarıya kadar dolmuştu. Spotify'a tıkladım ve en sevdiğim şarkılardan birini açtım. Napıyorum Bilmiyorum, Birkan Nasuhoğlu.

Telefonu bırakıp küvete doğru yaklaştım. Ayağım suya değer değmez ısınma isteğiyle hızla oturdum içine. Sıcak suyun kemiklerimi ısıttığını hissederken musluğu kapatıp kendimi küvetin fayansına bıraktım. Geriye doğru yaslandım ve gözlerimi kapattım. Burası gerçekten iyi gelmişti. Parmaklarımı boynumla omzumun tam ortasına yerleştirip hafifçe sıkıp bıraktım. Ufak hareketlerle masaj yapıyordum. Lifi her zamanki raftan alıp duş jelinden bolca sıktım. Kokusunu seviyordum. Avucuma sürterek köpürttüm, göğüslerimden başladım liflenmeye. Lifi bastırarak derimi sökmek istiyordum. Yeni bir deri, yeni bir kader gibi geldi aniden. Liflediğim her yer kızarmıştı ama temiz olduğunu hissetmiyordum. Sol elimin üstüne bastırdım sertçe. Bu ellerle oynamıştım o bebekle. Parmaklarıma baktım. Bu parmaklar bastı o düğmeye. Bastır. Cezalandır bu elleri. İyice bastır. Temizlemen gerek. Pisliğinden arın Füsun.

Sen... Türkiye Cumhuriyeti Savcısı Füsun, sen bir kadının ölümüne nedensin.

Yükleri almışım üstüme yokuşlar çıkıyorum
Karanlık sabahın köründe teselli arıyorum


Küvetten çıktığımda bir saat geçmişti. Bugün kendime çiçek almaya gidebilirdim. Evimi süsleyecektim bugün, kendime ayıracaktım vaktimi. Kıyafet dolabımı araladım ve göz gezdirdim. Ardından pencereye baktım. Güneşlikleri çektiğimden görememiştim. Birkaç adımda ilerledim ve pencereyi açıp havanın nasıl olduğunu kontrol ettim. Ilık.

Dolabımın önüne dönüp beyaz kalem etek ve beyaz, v yaka bir üst giydim. Saçlarımı kuruttum ve yamuk kaküllerim dahil tüm saçıma fön çektim. Dışa doğru yapmıştım, tıpkı eski Türk filmlerindeki kadınlar kadar güzel olmuştu saçlarım. Odama yeniden dönüp günlerdir ağlamaktan morarmış göz altlarımı kapatıcı ile kapattım. Rimel ile kirpiklerimi yukarı doğru kıvırıp siyah göz kalemiyle gözlerimin yeşilini öne çıkarttım. Dudaklarıma kahve tonlarda dudak kalemi geçip ortasına nemlendirici sürdüm. Kendimi aynada güzel görmek, iyi hissetmeme sebep olmuştu. Leyla'nın benim için bıraktığı malzemelerdi bunlar. Bugün kendime makyaj malzemeleri de almalıydım. Artık Açelya yoktu, artık Füsun vardı.

Telefonumu ve beyaz, geniş çantamı alıp kapının önüne vardığımda sabah burada ölmek üzere olduğumu hatırladım. Tamam, geçti, diye mırıldandım. Kurtuldun.

Kabanımı giyinip beyaz topuklu ayakkabılarımı giydim. Kendimi beyaza boğmuştum. Girişteki aynaya baktığımda boynumdaki morlukta yer edinmiş parmak izlerine kaydı gözlerim. Kapı tokmağını çevirdiğim an telefonumun çalmasıyla duraksadım. Demiradam.

''Alo.''

''Alo, Açelya.'' Ses tonu gergin geliyordu. Eğer karşımda olsa kaşlarının çatıldığını görebileceğime emindim.

''Efendim?''

''Kaçmışlar,'' dedi nefes nefese, sanki merdivenden çıkıyor gibiydi.

''Ne?''

''As-, Ur kaç ş.'' Sesi bozulmaya başlamıştı. Dediklerini anlamıyordum.

''Pars sesin gelmiyor.'' Saniyeler sonra çeken bir yerde durmuş olmalıydı, nefesleri düzene girdi.

''İyi misin?'' diye sordu endişeli bir sesle. Olanları duymuş olmalıydı. ''Asır oraya mı geldi Açelya?''

''Evet.''

''Yolda polislerin elinden kaçmışlar.''

''Ne?!''

''Açelya evden çıkma, tekrar yanına geliyor olabilirler. Kapını kilitle Açelya.'' Nabzım hızlanmıştı ama buraya gelme ihtimalinden korktuğumdan değil, onlar aptaldı. Polisin elinden nasıl olur da kaçabilirlerdi?

''Onları ya Karan kaçırdıysa?''

''Hassiktir!'' kaçtı Pars'ın dudaklarından. ''Tabii ya, Açelya bunu sen öğrenebilirsin.''

''Dedektif olan sensin?''

''Ama bende Karan'ın anahtarı yok Açelya, kısayolu sen biliyorsun.'' Kaşlarım çatılmıştı.

''Ne kısayolu?''

''Önce evine bakacaksın,'' dedi tekrardan harekete geçtiğini anlayabiliyordum. ''Eğer evde yoksa bana hemen haber ver.''

''Ya evdeyse ve ya beni görürse?''

''Kalkarsın altından.''

''Yapamam.''

''Sen savcısın Açelya.''

''Savcıyım, dedektif değil!'' Birkaç saniye sustu, ardından sesli bir nefes aldı.

''Yakalanırsan seni oraya benim gönderdiğimi söyleyip üstlenirim.''

''Bu etik değil. İmkansız, kusura bakma.''

''Duygusal davranma Açelya, işine geldiğinde etiği kendine göre şekillendirebilirsin.''

''Pars!''

''Kolay gelsin Açelya.'' Aramayı yüzüme kapattığında burnumdan soludum. Bir plan yapmalıydım. Aklıma gelen ilk şey buradan çıkarken bir bavul alıp Karan'a eşyalarımı toplamaya gittiğimi söylemekti, tabii oradaysa. Değilse kolaydı.

Evin en küçük, kiler olarak kullandığım odasına girdim. Orta boydaki mavi bavulu kucakladığım gibi kapının önüne getirip yere bıraktım. Hazır olduğumda evden çıktım ve kapıyı kilitleyerek bavulun sapından tutup apartmandan aşağı indim. Apartman kapısını açar açmaz gözümü alan güneşle gözlerimi kapattım. Günlerdir kullanamadığım aracıma doğru ilerleyip anahtara bastım. Kilidi açıldığında arka koltuğa bavulu yerleştirerek sürücü koltuğuna geçtim. Emniyet kemerimi bağlayarak adım kadar iyi bildiğim o eve, Karan'ın evine doğru sürmeye başladım.

Tüm bunlar yaşanırken ard arda yaşanan cinayetlerin kesildiğini fark etmemiştim. Tam şimdi jeton gibi düşmüştü, şaşkınlıkla radyoya uzanıp telefonuma bağladım ve sık dinlediğim şarkılardan birini açıp telefonu bıraktım. Dedublüman, Çözemezsin.

Bu şarkıda adım geçiyordu. Füsun diyordu. Ölüm gibi bir gün. Dudağımda zehir gibi. Füsun değil mi bu? Başka türlü mümkün değil.

Füsun. Adım Füsun.

Bu isim sanki kitaptaki yan karakterlerden birine aitti. Başrolden daha çok bağ kurulan o yan karakter. Füsun. Ama kitaplarda yan karakterlerle bağ kuranlar, kendi hayatında başrol olamayanlardı.

Güneş bulutların ardına saklandı ve aniden hava karardı. Kasvetli bir hal almıştı, sanki her an yağmur bastıracak gibi. Söz konusu bizdik. Ah, biz değil. Ben ve o. Füsun ve Karan.

Eğer bizim adımız geçiyorsa o hava kasvetli olmalıydı, o kahve acı, o dudak zehir.

Yolu yarıladığımda şarkıyı kaçıncı başa sarışımdı bilmiyordum.

Çözemezsin yok, bu düğüm kördür
Korkmuyorum gecelerden, beni sen öldür

Karan'ın evinin sokağına girdiğimde kalbim hızla atmaya başladı. Aracı park edip indim, arka kapıyı açıp bavulu aldım ve bu işi kıvırıp kıvıramayacağımı düşünerek panikle kapıya ilerledim. Buraya geldiğim o geceyi hatırladım. Ona kapımı kırdığı için hesap sormaya geldiğim, birlikte uyuduğumuz o geceyi. Onunla olan bütün anılar, hatırladığımda kalbimi ısıtıyordu. Beni ölümden kurtardığı havuz gününü, kollarının arasında kaybolduğum bütün sarılışlarımızı...

''Of,'' diyerek gerginlikle çantamın fermuarını açtım. Küçük bölmeye attığım bu evin anahtarını aldım ve derin bir nefes çektim ciğerlerime. Anahtarı yuvaya yerleştirip tek hamlede açtım. Ne olursa olsun bu eve girmek dünyanın en güvenli yerine varmak gibiydi. İçeriye adım atmamla birlikte Karan'ın kokusu burnuma geldi. Gözlerimi kapatıp uzun bir nefes çektim içime. Özledim. Evde olmasından korkuyordum. Kapıyı yavaşça kapatıp etrafa bakınarak merdivenlere yöneldim. İstemesem de bavulun tekerleklerinden ses çıkıyordu ve evde olsaydı çoktan yakalanmış olurdum. Biraz daha rahatlayarak onun yatak odasına doğru çıktım. Ayaklarıma engel olamıyordum. Yatağın çarşafı dağılmıştı ve üstünde siyah tişörtü vardı. Adımlarım oraya çevrildi. Tişörtü parmaklarımın arasına aldığımda istemsizce yüzüme bastırdım. Bu kokunun gerçekliğine daha önce onun boynundan almamış olsaydım inanmazdım. Gözlerim dolmuştu. Acaba kendi eşyalarımı alırken bu tişörtü de bavula atsaydım fark eder miydi? Telefon cebimi titrettiğinde kaşlarımı çatarak çıkarttım ve ekrana düşmüş bildirimi açtım. Bir yeni mesaj.

''Asır ve Uras Norveç'e gidiyor Açelya. O evden hemen çık.'' -Demiradam (16.57)

Şuradan çıktığım an soluğu Pars'ın yanında alıp boğazını sıkacaktım. Endişeyle telefonu cebime attım. Açık çekmeceyi kapatıp arkama döndüğüm an başımı çarptığım sertlik tokat gibi yüzümdeydi. Karan'ın göğsü. İrkilerek yerimden sıçradığımda ayağım bavulun tekerleğine takıldı, yatağa düşecekken tek eliyle belimden yakaladı. Elim korkudan kalbimin üstündeydi.

İşten erken dönmüştü. Bakışları boğazıma kaydığı an endişeyle gözleri açıldı. ''Boynuna ne oldu Füsun? Bu morluk ne?'' Parmaklarını boğazıma değdirdiği an acıyla geriye çekildim.

''Asır,'' diye mırıldandım bakışlarımı çekerek. ''Bu sabah geldi.''

''Bunu o puşt mu yaptı sana?''

''Hı hı.'' Çekindiğimi anlayarak devam etmedi ama aklına yazdığını biliyordum. Bu konuyu rafa kaldırmış olmalıydı. İstediği gibi kaldırabilirdi, şu an kaçıyor olmalılardı. ''Norveç'e kaçacaklar Urasla. Polisin elinden kaçmışlar.'' Burnundan öfkeyle soludu, sindirdi ve bana odaklandı. Anlamıştım, onlarla ilgili bir planı vardı ama bu morluk onu kışkırtmıştı. Karan'ı bu saatten sonra kimse durduramazdı.

''Gizli girmene gerek yoktu,'' dedi usulca. Koca eli hala belimdeydi ve beni tamamen kendine yapıştırmıştı. Gözleri gözlerimdeyken ona sarılmanın bana ne kadar iyi geldiğini anımsadım. Hislerime yenilmemeliydim. Gözlerimi gözlerinden çekerek yere sabitledim.

''Anahtarım vardı,'' diye mırıldandım geçiştirmek istercesine. Kabanımın cebine attığım şıkırdayan anahtarı tek hamlede çıkarttım. Sol elimle elini açıp anahtarı avucuna bıraktım. ''Al. Eşyalarımı almaya gelmiştim. Gündüz çalışıyorsundur, ev müsaittir diye.''

''Füsun sana hep müsaitim,'' diye yanıtladı bir saniye tereddüt etmeden. Geriye adımlayarak belimdeki elinden kurtuldum. Bakışları kokladığım tişörtüne kaydı, acaba beni koklarken görmüş müydü? Rezil olduk Füsun. Aferin. Bavulun fermuarını açıp onun dolabında bıraktığım birkaç kıyafeti askıdan çıkarttım. Sertçe yutkundu. Yanıma ilerleyip elini bana doğru uzatıyordu ki birkaç adımla geriye sendeledim.

''Yapma.''

''Burada kalabilirsin,'' dedi elini indirerek. ''Arkanı dönme bana.''

Arkanı dönme bana.

Kıyafetleri umursamadan tıkıştırdım ve fermuarını kapattığım bavulun kancasından tuttum. Bazı şeyleri ifade etmek sandığımdan zordu. Yutkunamadım. Güç bela araladığım dudaklarımı dilimle ıslatıp gözlerimi gözlerine çevirdim. Kara gözleri acıyla bakıyordu. ''Ayrılalım,'' dedim bir an bile düşünmeden. Düşünsem ayrılamazdım. Bırakamazdım onu. Onu dinlemeyeceğimi, yalnız kalmaya ihtiyacım olduğunu biliyordu artık. Diretmenin bir faydası olmadığını, inkar etse de kabul etmeyeceğimi biliyordu.

''Çok özleyeceğiz birbirimizi.'' Sesi titriyordu. Başını hafifçe yana yatırdı ve dolan gözlerini saklayamadı.

''Evet.''

''Kokunu arayacağım.''

''Hı hı,'' diye yanıtlayabildim yalnızca. Cevap veremeyecek kadar doluydum. Tek kelime etsem hıçkırarak ağlamaya başlayacağımı biliyordum.

''Yine uyuyamayacağım geceleri,'' dedi yanağına süzülen gözyaşıyla birlikte. Aynı anda gözümden bir yaş yanağımdan çeneme doğru akmıştı.

''Biliyorum.''

''Ama ayrılalım...'' diyebildi kelimeleri binbir güçlükle söylerken. Onun dudaklarından çıkan ayrılalım kelimesi iliklerime kadar üşütmüştü beni. Tüylerim diken diken olmuştu.

''Ayrılalım.'' Gözlerimi ondan çekerek bavulu kapıya doğru sürükledim. ''Hoşçakal,'' dedim sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. Bavulun tekerlekleri zeminde yankılanırken, içine ayıp olmasın diye koyduğum eşyalar gerçekten ağırlık yapmıştı. Ağır ağır sürerek kapıdan çıkacakken bavulu tuttu.

''İzin ver, yardım edeyim.'' Elinden hızla çektim bavulu. Yaş yanaklarıma doğru süzülmüştü bile.

''Bu bataklıktan çıkmaya çalışıyorum,'' diye bağırdım yüksek sesle. Burnumu çekip dolu gözlerine baktım. Acısını görebiliyordum. Eğer bir şansım olsaydı Karan'ın karşısına hiç çıkmamış olmayı dilerdim. Annesinin ölümüne neden olmamayı, mutlu bir çocukluk ve yetişkin hayatı yaşamasını isterdim. ''Biraz müsaade eder misin lütfen?'' Bulanık gözlerle önümü göremiyordum. Kapıdan çıktığım an duyduğum cam sesi arkama dönmeme neden oldu. Yerde cam kırıkları vardı. Vazolardan birini yere fırlatmış olmalıydı.

''Korkaksın Füsun!'' diye bağırdı bana. ''Seni severek geçirdiğim on beş yılın her günü, bir dakika bırakmadım seni. Şimdi sen...'' Gözyaşlarını sildi elinin tersiyle. ''Şimdi sen eşyalarını toplayıp gidiyorsun.''

''Yapma,'' diyebildim cılız bir sesle.

''Bu yüzden sakladım senden. Beni bırakmandan korktum. Füsun... Ben seni affettim.'' Hıçkırıklarını tamamen bırakmıştı, karşımda Karan'ın en savunmasız hali duruyordu. Onu bu hale getiren bendim ve gitmemin nedeni de buydu zaten.

''Ben kendimi affedemem.''

''Sen yapmadın,'' dedi birkaç adımla önümde durduğunda. Aramızda hiç mesafe kalmamıştı. Onu ağlarken görmek, göğüs kafesimde öyle büyük bir güçle oturmuştu ki nefesimi kesiyordu.

''O siktiğimin bebeğiyle oynamasaydım!'' Cümlenin devamını getiremeden nefesim kesilmişti. O an bavulu, kendimi her şeyiyle bırakırken kollarının arasına aldı beni. Hıçkırıklarım birbirini kovalıyordu. Vicdan azabı denen şey beni her geçen gün öldürüyordu ve ben bu yükten asla kurtulamayacağımı biliyordum. Bu sarılmayı hak etmiyordum. Böyle sevilmeyi, bu sarılışı, bu kokuyu.

''Çocuktun,'' dedi fısıltıyla. İkimizde ağlıyorduk.

''Annendi.''

''Annemdi... Sende canım. Canımın canı.''

''Olmaz,'' dedim ellerimi göğsüne yerleştirip onu itmeye çalışarak.

''Füsun,'' dedi, daha da sıkı sardı beni kollarının arasına. Kaybolmuştum onun göğsünde. ''Benim senden başka kimsem yok.''

''Ben iğrenç biriyim!''

''Sen benim nefesimsin.''

''Beni anlamıyorsun.'' Ondan geriye doğru çekilerek gözlerine baktım, kıpkırmızıydı. Tişörtünü sıyırarak kalbinin üstündeki dövmeyi açığa çıkardı.

''Ben seni kalbime kazıdım Füsun.'' Burnumu çekerek toparlanmaya çalışıyordum ama başarılı olmuyordu. Derin bir nefes aldım. Bunu yapmalıydım, ondan gitmeyi.

''Sil o dövmeyi Karan,'' dedim tek nefeste. ''Vazgeç benden.''

Bavulun kancasından tuttuğum gibi merdivenlerden aşağı inmeye başladım. O kadar bulanık görüyordum ki her an düşüp yuvarlanabilirdim bu basamaklardan. Merdivenin sonunda yere bırakıp arkamdan sürükleyerek götürdüm. Evden hızla çıkıp sertçe kapattım evin kapısını. Bu kez evin başına yıkılmıştı Soysal.

Tam şimdi en zor şeyi yapmıştım ve yine kendimi sakinleştirmek, acımı unutmak için hep düşündüğüm o şeyi yapacaktım. Bavulu araca atıp bindim, ve doğruca evime giderken her gün gördüğüm o çiçekçiye doğru sürmeye başladım. Bir şey yok, bir şey yok Füsun. Çiçekler al, evini süsle. Sorun yok.

Ne bir şarkı ne bir ses, hiçbir şeye bakmadan doğruca çiçekçiye sürdüm. Bundan bir saat sonra kadar trafik başlayacaktı ve ben trafik olmayan o kısıtlı zaman dilimlerinden birindeydim. Derin derin nefesler aldım.

On dakika içinde çiçekçinin önüne varmıştım. Araçtan indim ve çantamı alıp içeri girdim. Orta yaşlarda bir kadın bakıyordu buraya, her zaman kapının önünde görürdüm kendisini. Salaş, rengarenk giyinen renkli bir kadındı. Açık kumral saçları vardı, aralarda da tek tük çıkmış beyaz telleri. Yüzünde kırışıklıklar çıkmaya başlamıştı ama yaşlı denecek kadar değil. Beni görür görmez gülümseyerek başını yana yatırdı. Kafamın içinde dönenlerse bedenime zehir sala sala büyüyordu.

Annemdi... Sende canım. Canımın canı.

Benim senden başka kimsem yok.

''Kolay gelsin,'' dedim, hala devam eden hıçkırıklarım vardı. Bastırmaya çalışarak tebessüm etmeye çalıştım.

''Hoş geldiniz savcı hanım.''

''Biz tanışıyor muyduk?'' diye sordum şaşkınlıkla.

''Yok, sizinle birebir tanışmıyoruz ama eşiniz çiçekleri hep buradan alıyor.'' Eşiniz mi? Boş bakışlarla yüzüne bakarken ne kadar aptal göründüğümü düşünüyordum. Ta ki kadın yürüyerek çiçek raflarını geçene dek. Zambak dolu rafın önünde durduğunda gülümseyerek bana baktı. ''Karan Bey özellikle zambak siparişi verir sizin için. En sevdiğiniz çiçekmiş.'' Yüzümde beliren belli belirsiz tebessümle yutkunamadım. Eşim, Karan.

Çiçekçi bile biliyordu en sevdiğim çiçekleri, onun sayesinde. Gözlerim yeniden dolduğunda bu kez kendimi sıkacak kadar güçlü değildim. Sanki az önce bir enkazdan çıkmıştım ve bundan sonrası için duygularıma engel olamayacaktım. Gözyaşı yanaklarıma süzüldüğünde adını bile bilmediğim ama kendisinin en sevdiğim çiçeği bildiği çiçekçi kadın bana doğru yaklaştı. Elini omzuma koyarak, ''Seni kıracak bir şey söylemedim değil mi kızım?'' dedi. Beni üzdüğünü düşündüğünden üzüldüğünü fark etmiştim. Gözlerinin kenarındaki kırışıklıkları inceledim birkaç saniye. Başımı hayır dercesine salladım.

''Eşim değil,'' dedim kendimi toparlayabildiğimde. ''Karan benim...'' Evet, Karan senin? Karan senin neyin Füsun? ''Karan benim arkadaşım.'' Arkadaş mı? Hadi ama Füsun, dudağından öptüğün, koynunda uyuduğun biri nasıl arkadaşın olabilir?

''Sen beni yanlış anlama kızım ama, o kara gözlü çocuk seni arkadaş gibi görmüyor,'' dedi kadın. ''Bana... Biraz senden bahsetti.'' Nabzım yeniden hızlanmıştı. Benden nasıl bahsetmişti acaba.

''Ne dedi?'' diye sordum çekinerek, sesim oldukça kısıktı. Gözlerim açık pembe zambaklara kaydığında ne kadar güzel olduklarını anımsadım. Ardından dejavu yaşıyormuşçasına geçmişe takıldı aklım. Bir mezar, mezarın başında biri, kara gözlü bir çocuk. Uzaktan izliyorum, yanımda biri var. Bugün konuşulanlar ağır gelmiş olmalıydı, böyle bir anıyı ne zaman yaşamıştım ki?

''Bana gözlerinin ne kadar güzel olduğundan bahsetti,'' dedi gözlerime bakmaya çalışarak. Sonra birden gözleri ışıldadı. ''Bahsettiği kadar varmışsın savcı kızım. Kim baksa bu yeşil gözlere, çiçek açar...'' Utanarak dudaklarımı birbirine bastırdım. Böyle cümleler duymayalı epey olmuştu. Özellikle orta yaşlı bir kadından duymak bana annemi hatırlatmıştı.

''Beni utandırdınız,'' dedim. ''Teşekkür ederim. Zambak almaya geldim.'' Kadın gözlerini zambakların olduğu tarafa çevirdiğinde parmağımla işaret ettim istediklerimi. ''Şu pembe olanlar.''

''Veriyim güzel kızıma.'' Çiçeklere ilerledi ve gösterdiklerimi su dolu kovadan çıkartıp avucunda birleştirdi. ''Biraz halsiz görünüyorsun,'' dedi boynuma bakarak. ''İyi misin?'' Açıkça sorup sıkıştırmak istemediği her halinden belliydi.

''İyiyim,'' dedim, kendim bile inanmamıştım. İyiyim.

İyi değilim.

Çiçeklerden koca bir buket hazırladığında ödeme için kasaya doğru ilerledik. Her birini evin farklı yerlerine koyacaktım.

''Hoşça kal yavrum, yine gel.'' Gülümseyerek çiçeği aldım ve dükkandan çıkıp yan koltuğa çiçeği yerleştirdim. Düşmemesi için kemer takacaktım ama ev yakındı, araca atlayıp doğruca eve sürdüm.

Beş dakika içinde sokağa varmıştım. Aracı park ettikten sonra sadece çiçekleri alıp apartmana yöneldim. Bavulu alacak enerjim de gücüm de yoktu. Daireye çıktığımda kapının önünde ellerinde saklama kapları olan kişi Leyladan başkası değildi.

''Leyla!''

''Oh be, meyve vermeden geldin.''

''Sen ne zamandır buradasın, arasaydın ya,'' diyerek elimdeki çiçekleri ona kakaladım. Kapıyı anahtarla açarak ondan çiçekleri ve kapları aldım. Eve girer girmez doğruca masanın üstüne bıraktım eşyaları. Ayakkabıları çıkartıp salona doğru yürüdü. Saklama kaplarını açıp ne getirdiğine bakıyorken, ''Açelya! Boynuna ne oldu?'' diye sordu korkuyla. Daha yeni görmüştü.

''Sabah ölüyordum,'' diye yanıtladım. Cebimden telefonumu çıkarttığımda Leyladan cevapsız arama geldiğini gördüm. O aramış, ben duymamıştım. ''Aramışsın ya duymamışım, özür dilerim.'' Yanıma gelip ellerini boynuma uzattı. Parmağı değer değmez acımıştı. Boğazım çok hassaslaşmıştı. Sızlayarak geriye çekildim.

''Ne oldu Açelya?''

''Asır geldi sabah, Urasla.''

''Ne diyorsun ya? Seni öldürmeye mi kalktı?!'' Başımı onaylarcasına salladım.

''Geçti,'' dedim endişesini hafifletmek adına. Kapların birinden yaprak sarma çıkmıştı. Bir tane alıp ağzıma attım hemen, yeni bir tane daha alıp ona uzattığımda hala endişeyle bakıyordu. Elimi tutup sinirle baktı.

''Niye aramıyorsun Açelya, niye haber vermiyorsun?''

''Her şey çok hızlı gerçekleşti,'' dedim sarmayı zorla ağzına tıkarak. ''Bende ne olduğunu anlayamadım. İz kaldı ama geçti.'' Temiz elimi omzuna koyup gülümsemeye çalıştım. ''Geçti, iyiyim.''

''Aptal!'' Aniden sarıldığında ellerinin titrediğini fark ettim.

''Bir şey yok, tamam. İyiyim.''

''Bende sana yemek getirdim,'' dedi titreyen sesiyle. Benim için çok korkmuştu.

''Ağlamak yok, yemek sofrasını beraber kurmamız lazım.'' Mutfağa ilerlediğimde arkamdan geldi. ''Kapları getir, yanında meyve suyu çıkarayım mı? Başka bir şey yok.'' Buzdolabını araladığımda gözüme çarpan tek şey gerçekten şeftalili meyve suyuydu.

''Dolabına düşsem kafam yarılır,'' dedi, daha iyiydi. Masaya çıkarttığım çatal ve bardakları yerleştirdim. Karşılıklı oturarak diğer kabı açtık. Patlıcanlı bir yemekti ama çıkartamadım. O bir daha kalkarak üst raftan iki tabak çıkarttı. Birini önüne, birini benim önüme koydu. Kaplardan yemekleri kaşıkla tabağımıza alıp hemen giriştik.

''Pars bugün büyük işlere kalkıştı,'' dedi Leyla, çatalını patlıcanlardan birine batırmaya çalışırken. Patlıcan eriyecek kadar pişmiş olmalıydı ki gelmiyordu çatalın ucuna.

''Ne oldu?'' diye sordum ağzımdaki lokmayı yutmaya çalışarak. Boğazıma takılmıştı, parmaklarımla gece burada bıraktığım su bardağını kavrayıp küçük bir yudum aldım.

''Vavil kafe'yi biliyor musun?'' Hatırlamaya çalışarak gözlerine baktım, kısmıştım gözlerimi. ''Asır'ın kahve zinciri.'' Kaşımı kaldırarak yutkundum.

''Öyle mi?''

''Anlamını duysan.'' Yeni bir lokma attım ağzıma.

''Anlamı mı var?'' diye sordum ağzımdaki yemekle beraber. Avucumu dudaklarımın üstüne kapatmıştım sıçramaması adına.

''Ters çevir.'' Gözlerimi kısarak başımı yana yatırdım. Meyve suyundan aldığım yudum öyle serindi ki tüylerim diken diken olmuştu.

''Livav?'' dedim şaşkınlıkla, yok artık.

''Liva Vezindar.''

''Siktir.''

''Takıntılıymış Liva'ya, ruh hastası.'' Tabağımdaki son lokmayı attım ağzıma.

''Merhaba Joe Goldberg,'' dedim izlediğim diziyi anımsayarak. Kahkahayla bardağı kafasına dikti Leyla.

''Bizimki kendini dizide sanıyor.''

''Korkunç ya... Pars nereye gitti? Asır yurt dışına çıkmamış mıydı?'' Tabak ve boş bardağı masanın ortasına doğru iteledim. Peçeteyi alıp dudaklarımı silerken gözüm duvar saatine kaydı. 21.54.

''Vavil'in bütün mağazalarını Liva'ya bırakmış.'' Gözlerim kocaman açıldı.

''Cidden mi?''

''Niye şaşırdın ki?'' diye devam etti Leyla. O da yemeğini bitirmişti. Ellerini masaya yerleştirip gözlerini bana çevirdi. ''Karan'ın elini tutsan tüm dünyayı önüne serer.'' Bir parça peçete kopardı rulodan. Eline bulaşan yemek lekesini silerken oldukça ciddiydi. ''Adam gözünün içine bakıyor Açelya, ona dönmeyecek misin?''

''Leyla-''

''Açelya dinle beni. O Pars gibi değil.''

''Biliyorum.''

''Kendine bak biraz, onun eli üstündeyken ne kadar güvende olduğunu, seni nasıl mutlu ettiğini gör Açelya. Gözlerinin içi parlıyor o hayatına girdiğinden beri...''

''Konumuz bu değil,'' dedim kestirip atmak istercesine.

''Sana canını yakmadan diyecek bir yolu yok. Dolaylı yoldan... Kaybetmesine yol açtığın annesine rağmen bile, senin sırtına yüklemedi o sorumluluğu-''

''Duymak istemiyorum!'' Gözlerimi ondan çektim.

''Karan'ın elini sen bıraktın Açelya.'' Masadan kalkmak için sandalyemi geriye ittiğimde gürültülü bir ses yankılandı zeminde. ''Seni dostun olarak uyarıyorum, yanlış yapıyorsun.''

''Beni görmüyorsun di mi?'' diye bağırdım sesim titrerken. ''Nasıl devam ettiğimi, vicdanımdaki yükü görmüyorsun. Çünkü sen kimsenin...'' Boğazıma dizilen tüm sözcükleri yutmak istemiştim, boğuluyordum. Karnımdan aşağı yayılan sıcak sızı bütün vücudumda dolaşıyordu. ''Çünkü sen sevdiğin adamın annesinin ölümüne neden olmadın. Sus Leyla. Sınanmadığın acıyı dolama diline.''

Masadan kalktım ve mutfaktan ayrılarak yatak odasına ilerledim. Cebim titremişti. Telefonumu çıkartıp bildirimi okudum. Bir yeni mesaj. Kilidi açıp gelen mesaja tıkladım.

''Küçük Açelya'yı yurda yerleştirmişler. Bilmek istersin diye düşündüm.'' -Canımın canı (22.22)

Gözümden damlayan yaşı sildim ve rehbere girerek hırsla engelledim.

Bu kişiyi engellediniz, yazıyordu şimdi en altta. İsmini sildim.

Canımın canı.

Sil. 

KS'ydi artık adı.

KS.

Instagram'a girdim. Profilimdeki öne çıkanlardan Karan'ı kaldırdım. Onun profilini çıkartmak için girdiğimde beni hala silmediğini gördüm. Mesaj kutusuna tıklayarak gözlerimi sımsıkı kapattım. Yaşlar yeniden süzüldü yanaklarıma.

''Vazgeç.'' -F

Yazdım, gönderdim.

''Benden vazgeç.''-F

''Kaldır fotoğraflarımı her yerden.'' -F

Görüldü.

Anında görmüştü... Ellerim titreyerek son mesajı yazdım.

''Hiç var olmamışım gibi yok olacağım.'' -F

Mesajlardan çıkacakken ondan bir mesaj geldi.

''Beni her yerden silebilirsin Füsun, ama kalbinden asla.'' -Karan

Öfkeyle yumruk yaptım elimi. Tırnaklarım avucuma batıyordu. Instagramdan da engelleyerek telefonu yatağın üstüne fırlattım. Odanın içinde bir sağa bir sola volta atıyordum. Sakinleşmek asla mümkün görünmüyordu. Kendimi yatağa atıp ağzıma yastık bastırdım ve avazım çıktığı kadar bağırdım. Hıçkırıklarım hızlı ve çoktu.

Kapı tıklatıldığında yastığı yüzümden çekip yatakta oturur pozisyona geldim. Saçlarımı kulağımın ardına itip içeri giren Leyla'yı izledim. Göz göze geldiğimizde bakışlarımı halıya çevirdim. Yatağın ucuna oturup elini elimin üstüne koydu.

''Seni kırmak istemedim Açelya. Ne yaşadığını görebiliyorum, hem de en yakından. Sadece arkadaşın olarak uyarmak istedim.'' Bakışlarımı yüzüne çevirdim. ''Eğer kırarak yaptıysam özür dilerim.'' Kollarımı açıp ona doğru atıldım ve sımsıkı sarıldım. Sırtımı okşayarak omzumu öptü. ''Canım dostum,'' diye mırıldandı. ''Ne olur ağlama artık.'' Geri çekilip ona baktım, hala ellerini tutuyordum. Bana şefkatli olması ona karşı gardımı indirmeme neden olmuştu. Güvende hissetmiştim.

''Kafamdan çıkmıyor Leyla,'' dedim acıyla. ''Çıkmıyor. Kafam karışıyor ama o, gitmiyor.'' Leyla'nın kahve gözleri gözlerimdeydi. Saçlarını düzleştirmişti, çok hoş görünüyordu. Bense hala üstümdeki etek ve üstle duruyordum. Bembeyaz. ''Gel, sana aldığım çiçekleri göstereyim.'' Elinden tuttum ve yataktan beraberce kalkıp içeriye geçtik. Aldığım çiçekleri kucakladığım gibi salona gittim. Önce üç tane beyaz vazo çıkardım. Her birine yedişer zambak koydum. Birini mutfak masasının üstüne, birini salondaki orta sehpanın üstüne, sonuncusunu ise yatak odamdaki çalışma masama koyduk. ''Bir şeyleri yenilemek istiyorum. Çok kirli her şey,'' dedim pencereden güneşlik ve perdeleri hızla sökerken. Kornişler kopacak kadar sert davranıyordum. Çıkarttığım perdeleri olduğu gibi kirli sepetine fırlattım. Leyla aniden değişen hareketlerime uyum sağlamaya çalışsa da yetişemiyordu. Haklıydı, bende yetişemiyordum kendime. Her şeyi yerinden sökmek, yenilemek istiyordum. Sanki geçmişin kiri bu eşyalara da sinmişti, her şeyi kökünden temizlemem gerekiyor gibiydi.

''Yaparken konuş benimle,'' dedi Leyla tatlı bir tonda. ''Seni dinlemeye hazırım, atma içine bir şeyi.''

Dakikalarca sustum. Yatağın çarşafını, yastık kılıflarını ve nevresimleri de çıkartmış kirliye atmıştım. Yeni, mis gibi kokan çarşafları serdim. Ardından koltuğa serdiğim krem rengi örtüleri kaldırıp attım. Sonunda nefes nefese kalmıştım. Koltuk başlığına yasladım kalçamı.

''İçmek istiyorum. Onu unutturacak her neyse, onu. Yeter ki unutayım, yeter ki adını anmayayım bir daha.''

''İçeriz o zaman.'' Mutfak masasını toparlamış, yanıma gelmişti. ''Komalık olacak kadar içmeyelim ama, çok içelim, eğer seni bu rahatlatacaksa varım.'' Beni süzdü baştan aşağı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı zafer dolu bir gülümsemeyle. ''Bugün fıstık gibisin. Gel bugün başkalarıyla flörtleşelim. Sana erkek mi yok Açelya?''

''Bana erkek çok, bana Karan lazım.''

''Açelya! Ona benzer bulsan,'' dedi gözlerini kısarak. Bu beni güldürmüştü.

''Ya yürü git kızım.''

''Sen var ya o tiftiği unuttuysan herkesi unutursun,'' dedi aniden. Parstı bahsettiği.

''Her neyse, çıkalım,'' dedim onun koluna girip. Kapıya doğru ilerledik, plansız bir şekilde ayakkabılarımızı giyinip çıktık. Aracı çalıştırdığımda sürücü koltuğuna o, yan koltuğa ben oturdum. ''Sür.''

Radyoyu açarak şarkıyı mırıldanmaya başladı. İşlek caddede bir tekelin önünden geçiyorduk. ''Dur, gelirim şimdi.'' Araçtan inip tekele girdim ve elime geçen herhangi bir sigara paketini alıp ücretini ödedim. Markalarını ya da tatlarını bilmiyordum. Tek bildiğim bu zıkkımın içinde nikotin vardı ve bu beynimi rahatlatıyordu. Özellikle alkolle alırsam.

Leyla iç çekerek aracı çalıştırdığında bu kez farklı yere sürüyordu. ''Siktir,'' dedim. ''Çakmağım yok.''

''Zıkkım iç.'' Gülerek dizimin üstüne bıraktım paketi. Şarkıyı dinleyerek kaldırımda yürüyen insanları inceledim. Sürekli gittiğim o pub'ın önünden geçtik, Leyla nereye götürüyordu acaba.

''Hani hep gittiğim mekan var ya,'' dedim radyo kanalını değiştirerek. ''Yavşak bir barmen vardı. Geçen bana hala Pars için üzülüp üzülmediğimi sordu.''

''Ne alaka, nerden tanıyor o tiftiği?'' Sola kırıp düz devam etti.

''Bizi konuşurken dinlemiş, tek gidince de sulandı. En son gözaltına aldırmıştım.''

''Yavaş! Hayatının her anı çok aksiyonlu, film falan mı yapsak? Başrolde ben oynarım.'' Kahkahayla bir ona bir yola bakıyordum. Eteğimi düzelterek torpidosunu karıştırdım, boştu. Naneli şeker mi arıyorsun Füsun?

''Film yıldızı mı olacaksın başıma?''

''Adam niye gözaltında?'' dedi orada kaldığını belli ederek.

''İçkime madde katmış dengesiz. Bundan şüphelenip çubuğu bir attım içine, mosmor.''

''Şaka yapıyorsun, yuh.''

''Bana giderken güzelliğinin bedelini ödeyeceksin falan dedi bir de puşt.'' Leyla kahkaha atmaya başladı. ''Neye gülüyorsun?''

''Puşt muşt iyice Karan gibi konuşmaya başladın.'' İçten içe gurur duymuştum, gurur duyduğum konuya bakın. Sevdiğim adamla aynı küfürleri ettiğim içindi. Benden ses çıkmayınca bozulduğumu düşünmüş olmalıydı ki bir kez daha baktı. Aracı sola çekmiş, park etmeye çalışıyordu bu arada. ''Ödüyorum zaten deseydin. Başıma gelmeyen kalmadı falan.''

''Hadi Leyla,'' dedim aracın kapısını açmış inerken. Akşam serini çıkmıştı. Bu mekanın önünden çok kez geçmiştim ama hiç gelmemiştim. ''Daha önce geldin mi sen?'' Leyla'nın koluna girerek girişteki izbandut kılıklı güvenliklerin yanından geçtik. Yeterince büyük görünüyorduk tabii, keşke kimlik sorsaydı da savcı kimliğimi çıkartıp biraz ego yapabilseydim. Sanırım ilgiye ihtiyacım vardı.

''Gelmedim valla, hep övüyor bürodakiler.'' İçeride yanıp sönen ışıklar, rengarenk disko topları vardı. Her zaman gittiğim mekandan daha popüler bir yere benziyordu her anlamda. Etrafta dans eden çiftler ya da kızlar vardı. Şarkılar DJ eşliğinde sunuluyordu ve shot ikram eden beyaz gömlekli garsonlar ortada geziniyordu. Gözüme kestirdiğim bar tarafındaki taburelere ilerlerken aklıma gelen anılarla duraksadım.

Mezarın başında ağlayan bir erkek çocuğu. Uzaktan izliyorum, yanımda bir erkek daha var. Küçüğüm. Biri ölmüş. Çocuk mezarın başından ayrıldığında yanımdaki erkekle oraya gidiyorum. Kimin öldüğünü bilmiyorum. Bir kadın deniyor, giden çocuğun annesi. Tanımasam da canım yanıyor, üzülüyorum. Zambak getirmişim. Mezara ekiyorum. Rengarenk zambaklar.

''Açelya iyi misin?'' Yutkunarak Leyla'ya baktım. Yolun ortasında durduğumuzu fark ettim ve başımı sallayarak kendime gelmeye çalıştım. Yürümeye devam ediyordum ama aklımdan gitmiyordu. O mezar kimin, o kara gözlü çocuk kim, o zambaklar neye.

''İyiyim, biraz sıkıştım.'' Sağ tarafa döndüğümde gözüme çarpan wc tabelasıyla tek attığımı düşündüm. ''Gidip geliyorum.'' Kolundan çıkıp lavaboya ilerlerken insanların arasından hızla geçtim. Kiminin koluna çarpmıştım, kiminin çantası düşmüştü. Arkamdan küfürler savuruyorlardı ama ben umursamıyordum.

Mezar.

Zambak.

Kadın ve çocuk.

Kara gözlü çocuk.

Kulaklarım çınladığında elimle başımı sıkıştırdım. Kabinlerden birine girip klozetin üstüne oturdum. Çantamı kenara bırakıp başımı tutmaya başladım.

Kadın öldü. Ben öldürdüm. Karan'ın annesi.

''Karan'ın annesiydi,'' dedim nefes nefese. ''Kara gözlü çocuk Karandı.'' Aldığım nefes ciğerimi sıkıştırırken kabine sığamıyor gibi hissettim. Sanki her şey üstüme geliyordu. Nefeslerim birbirini kovalarken panik atağın gelebileceğini hissedebiliyordum. Çantamı alıp kabinden hızla çıktım, büyük küçük demeden kadınların hepsine çarparak tuvaletten ayrıldığımda kolonların arkasında oturanlar Leyla ve Karandı. Onlara gözükmeden yaklaştım, isteseler de göremezlerdi çünkü Karan kafasına içki dikerken Leyla ona bir şeyler anlatıyordu. O anki şansla şarkı sona erdi, yeni bir tane başlamadan önceki o birkaç saniyelik sessizlikte duydum onları.

''Senden ayrıldığından beri kabus görüyor Karan. Rüyalarında seni sayıklıyor. Her akşam böyle mekanlarda içerken buluyorum onu, bu gece yalnız bırakamadım. İçiyor, sızıyor, uyanıyor ve günü içerek kapatıyor. İki lokma geçiyor boğazından.'' Karan ard arda dikiyordu viski bardaklarını kafasına. Masanın üstünde boş, yaklaşık on yediye yakın bardak vardı ve gözleri kızarıktı. Leyla'ya sadece bakıyor, cevap vermiyordu. ''Neyse,'' dedi Leyla. ''Şimdi gelir o.''

Adımlarıma engel olamadan Leyla'nın yanına doğru yürüdüm. Karan'ın gözleri, bitirdiği kısa kare tipli bardağı masaya koyacakken gözlerimle buluştu. Bardak olduğu gibi avucundan kaymış yerle buluşmuştu. Bir saniye içinde tuzla buz olmuştu ama cam kırıkları onun kalkmasına engel olmadı. Tabureden kalktığı gibi bana yönelmişti ki arkamı dönüp insanlara çarpa çarpa mekandan çıkmaya çalıştım. Sonunda kalın parmakları bileğimden yakaladığında durdum. Zambaklar ektiğim mezar, annesinindi. Çok küçüktüm. Beni kendine çevirdiğinde gözleri gözlerimle buluştu. Simsiyahtı. Gömlek kollarına öyle oturmuştu ki bakışlarım vücuduna kaydı. Ağır bir içki kokusu geliyordu dudaklarından. Ondan zerre iğrenmiyordum. Aksine sımsıkı sarılasım geliyordu.

''Füsun'um...'' çıktı dudaklarından. ''Bizi avuçlayıp bir kenara fırlatamazsın.''

''Ayrıldık,'' diyebildim zorla. Kımıldamaya çalışmıştım ama bileğimden çok sıkı kavramıştı. Şu an onunla konuşmanın tam vaktiydi. ''Karan...'' Diyeceğim şeyi çok uzun zamandır bekleyen bir açlıkla bakıyordu gözlerime. ''Ben,'' diye başladım cümleme ama devam edemedim. Üstüme doğru yürümeye başlamıştı. Ben geriye adımladıkça üzerime yürüyordu. Sonunda sırtım duvara çarpacakken elini koydu, duvarla aramda eli vardı ve sırtım eline çarpmıştı.

''İyi misin?'' döküldü dudaklarından. Yüzüme verdiği nefes ağır içki kokuyordu. Üstüme kapandığında aramızda rüzgar geçecek kadar dahi mesafe kalmamıştı. Ten teneydik. Kalbim yerinden çıkacak kadar hızlı atıyordu ve muhtemelen yüzüm kızarmıştı.

''Hatırlıyorum,'' diyebildim yalnızca. Saat akmayı durdurmuştu, nefes almayı unutmuşken ben. O yine, yine ve yeniden benim gözlerime bakıyordu.

Suratına ayrıldık diye haykırdığım, kovduğum, canını yaktığım adam. Beni gördüğü ilk an kendinden geçip bana gelen bir adam.

Karan.

Metrodaki adam...

''Seni görmüştüm... O gün.'' Sertçe yutkunduğunda adem elması oynadı yerinden. Bilmiyordu nihayetinde, şaşırdığını gözlerinde görebiliyordum. Hafifçe eğdi başını. Yıllardır tam da bu anı bekliyor gibi döküldü sözcükler dudaklarından.

''O gün... Seni annemin mezarının başında gördüm,'' dedi sesli bir nefes alarak, sanki oksijen ciğerlerine asla inmiyordu. Bu anı beklemiştik ikimizde. ''Sen annemin mezarına, zambak ektin.'' Şakaklarında bir çizgi oluştu, Karan ne zaman kendini sıksa orada bir çizgi belirirdi. Başımı sallayarak anlattıklarını onayladım dolu gözlerimle. ''Zambaklar uzaktan sevip, söyleyemediğin kişilere verilir... Sen benim annemi sevdin Füsun'um, bende seni seviyorum...''

''Cenazeye tesadüfen gelmiştim, Uras sayesinde... Seni gördüm Karan, annenin üzerine toprak atarken, seni gördüm.'' Alt dudağımı öyle sert ısırmıştım ki kanın metalik tadı dilime ulaşmıştı. ''Benim gördüğüm o kara gözlü çocuk, senmişsin...'' Parmaklarımı, Karan'ın kalbinin üstüne yerleştirdim. Yaşlar durmaksızın süzülüyordu yanaklarımıza. Ellerimiz titriyordu, çok çaresizdik birbirimize, her şeye.

''Seni, tam on beş yıldır göğsümde taşıyorum Füsun.''

''Annenin yasını, tam on beş yıldır göğsümde taşıyorum Karan.''