27. BÖLÜM- KASIRGANIN KIYISINDA
27. BÖLÜM- KASIRGANIN KIYISINDA
''Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.'' -William Shakespeare
Yataktan sıçrayarak uyandığımda alnımın, saç diplerimin ve belimin terden su içinde kaldığını hissettim. Birkaç saniye içinde dün gece Pars'ın söylediklerini, onu kovuşumu, ardından duş alıp uyuyuşumu hatırladım. Karanı hapise göndermek. Eski biz. Pars ve Füsun.
Buram buram burnuma gelen koku domatese benziyordu. Çok geçmeden içeriden gelen kızartma yağı sesini duydum. Yedek anahtarlarımdan birini Karan'ın acı itirafını duyduktan sonra kötü olduğumda Leyla almıştı. Girip çıkıyor, yanımda kalıyordu.
''Leyla!'' Kapının ağzındaymışçasına hızla içeri girdi. O'ydu. Bir elinde kevgir diğerindeyse maydanoz tutamı vardı.
''Günaydın!'' dedi sevinçle, sesi çok enerjikti ama ben hala gördüğüm rüyanın etkisindeydim. Doğrulup sırtımı yatak başlığına yasladım. Parmaklarımı alnıma yerleştirerek gözlerimi kapattım. ''İyi misin?'' Adımlarının bana doğru yaklaştığını sesin giderek artmasından anlamıştım. ''Kabus mu gördün?''
''Bir rüya gördüm dün gece,'' dedim kurumuş dudaklarımın etlerini dişlerimle soyarak. Burnum tıkalıydı ve bir an duraksayarak ağzımdan derin bir nefes aldım. ''Ellerimde kan vardı.'' Sağ elime baktım. ''Avuçlarım kana bulanmıştı... Bir cinayet işlemiş gibiydim ama ağlamıyordum. Sonra...'' Avucumu kalbimin üstüne yerleştirdim. ''Göğüs kafesime bir duygu oturdu. Ne öfke, ne kırgınlık, ne sevinç... Hiçbiri değildi. Hissettiğim şey hissizlikti. Bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını düşündüm. '' Sesli bir nefes vererek dizlerimi karnıma doğru çektim. Yanımdaki komidinin üstünden sigara paketimi alıp bir dal çıkarttım. Parmaklarımın arasındaki sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirerek saniyeler içinde yaktım. Kocaman bir nefes çekerek ciğerlerimi dumanla doldurdum. Parmaklarımın arasına alıp çıkarttığımda grilik havayla birlikte yükseldi. Dudaklarımdaki kan bitmek üzere olan sigarama bulaşmıştı çoktan. Dilimle yaladım dudaklarımı. ''Neyse... Rüyaymış.''
Leyla maydanoz tutamını komidine bırakıp yatakta yanıma oturdu. Elini omuzuma yerleştirerek ileri geri okşadı. ''Geçti,'' dedi oldukça düşük bir sesle. Başını bana yaslayarak elini sırtıma indirdi ve okşamaya devam etti. ''Bize kahvaltı hazırladım. Yüzünü yıka yiyelim, midem kazındı.'' Ona gülümseyerek sigaradan son bir nefes çektim. Komidindeki küllüğe bastırarak söndürüp içine bıraktım. Üstümdeki çarşafı kenara sıyırarak Leyla'nın yanağına bir öpücük kondurdum ve yataktan kalkıp odadan ağır adımlarla ayrıldım. Banyoya girerek suyu açtım. Aynaya bakarak yüzümü yıkamaya başladım. Uykudan yeni uyandığım için yüzüm şiş gibiydi. Kanayan dudağımı pamukla silerek naneli vazelin sürdüm. Naneli.
Saçlarımı at kuyruğu yapıp kaküllerimi kenara doğru kaydırdım. Gözümün üstüne dek uzanmışlardı ve yana atmadığım takdirde önümü görmekte zorlanıyordum. Yıldızlı pijamamı düzelterek banyodan çıktım. Adımlarım doğruca mutfağa bakıyordu. Mutfak bu evin en orta kısmında olduğundan ışığı yakmadan önünü görmek pek mümkün değildi. Gündüz de olsa ışık yanmalıydı.
Hala tavadaki patateslerle uğraşan Leyla'ya takıldı bakışlarım. Yüzünde çocuksu bir neşe vardı. ''Bu kahvaltıyı neye borçluyuz?'' diye sordum kevgire tıkıştırdığı patates ve biberleri elinde tuttuğu tabağa yerleştirdiğini izlerken.
''O zaman sıkı dur!'' dedi ocağın altını kapatmış, son postayı tabağa almışken. Kevgiri de bırakarak bana döndü. ''BEN AŞIK OLDUM!''
''Ne?'' Masaya çevirdim bakışlarımı. Ziyafet hazırlamıştı. Sadece kuş sütü eksik dedikleri o masa buydu. Sandalyenin birine yerleşerek salamlardan birini ağzıma attım.
''Hani yüzme kursuna gidiyordum ya, oradan işte.'' Kızartma tabağını da masanın kenarına bırakarak karşımdaki boş sandalyeye oturdu. ''Sürekli denk geldik Füsun. Aynı saatler, aynı günler... Ama tanışmamız trajik.'' Yanımdaki çaydanlığı kapıp bardaklarımıza doldurmaya başladım. ''Boğulacaktım o olmasaydı.'' Çay bardağını önüne alarak şeker attı. ''FİLMLERDEKİ GİBİ BİR AN YAŞADIK FÜSUN. NEFESİM KESİLMİŞTİ, GÖZ GÖZE GELDİK!'' diyerek heyecanla anlatmaya başladı. Bütün cümleleri daha yüksek söylüyordu artık. Kahkaha atarak yemeklere daldım. Taze yeşillikler iştahımı kabartmıştı. Üstlerine çörek otu döktüğü kahvaltılıklara ekmek banmaya başlamıştım. ''O gün suyun boyunu her zamankinden daha yüksek doldurmuşlar. Boyumu aşıyordu. Yere bir battım, çıkamadım. SONRA...'' Hala lafını kesmeden onu dinliyordum. Yer yer heyecanlanıp çığırıyordu. ''ELİNİ BELİME SARIP BENİ YÜZEYE ÇIKARTTI. Ben çok su yutmuştum panikle çünkü atlarken orada kimse yoktu. Bilerek kalabalık günleri seçmiyorum oraya giderken. Su daha hijyenik olur diye sabah saatlerinde gidiyorum hatta. O da sabah işe gitmeden önce geliyormuş meğer yüzmeye...'' Konudan konuya atlarken önünde buz gibi soğuyan çayına baktım, ardından tertemiz çatalına. Yemek yemeyi unutmuştu. Patateslerden birini onun ağzına tıkıp yemesini sağladığımda güldü. ''İşte öyle Füsun.''
''Sevgili misiniz şimdi?''
''Flört evresindeyiz ama çok tatlı.'' Kopardığı simitleri bana uzattı. Üstü çıtır çıtır pişmiş, kıtırdı. Bir lokma attım ağzıma. Üstüne bir yudum çay aldım. ''Ben sana bir şey diyecektim,'' dedi sesi daha da alçalarak.
''De bakalım.''
''Akşam o, arkadaşı ve ben yemekte olacağız. Seninde gelmeni istiyorum.''
''Arkadaşı?''
''Erkek kişisi.'' Simidine reçel sürerek ağzına attı. ''Lütfen,'' dedi gözüme yavru bir kedi gibi tatlı bakarak. ''Çocuğu oyala ki cankurtaranımı tanıyayım. Bir akşam sohbet edeceksin sadece. Hem yakışıklıysa belki bir şeyler olur aranızda, belli mi olur.'' Başımı yana yatırarak donuk bir ifadeyle baktım.
''Bir erkek istediğimi söylemedim,'' dedim net bir ifadeyle. Suratı düşmüştü. Ona kıyamayacaktım. ''Ama flört etmeyi çok severim.'' Heyecanla gülümsedi aniden. Olduğu yerden öpücük atarak ellerini kalp yaptı. Ben mutsuzum diye mutsuz olamazdı. Arkadaşımın mutluluğunu herkesten daha çok istiyordum ve onun için hayırlı olmasını diliyordum.
Karnım doyduğunda şefkatle ona baktım. ''Olanları bilmiyorsun Leyla,'' dedim ciddiyetle. ''Efsa delil karartmış.''
''OHA!'' Çatalıı tabağın kenarına hışımla bıraktığında gürültüsü kulağımı tırmaladı. ''Nasıl ya?'' Çatalın ucunu yeşil zeytinlerden birine batırmaya uğraştım.
''Ne sen sor ne de ben söyleyeyim Leyla. Liva tehdit etmiş.''
''Gözaltında mı şimdi?''
''Kaçtı.'' Kaşlarını hayretle kaldırdı.
''Oha,'' dedi ağzına maydanoz tutamlarını sıkıştırırken. ''Sana itiraf etmedi herhalde? Nereden öğrendin?''
''Baya böyle karşıma geçip gözümün içine baka baka söyledi. Sonra kaçtı gitti odadan. Bir an şok oldum. Ayağa kalkıp peşinden gittim ama yetişemedim.'' Titreyen telefon masanın örtüsüyle kayarken ekrana baktım. Yekta Komiser.
''Alo.''
''Günaydın savcım.''
''Günaydın.''
''Savcım Efsa'nın evine arama yapıldı ama evinde yok. Erkek arkadaşı vardı, o da nereye gittiğini bilmiyor.''
''Erkek arkadaşını bende dinlemek istiyorum,'' dedim yutkunarak. Masa örtüsünün dantelleriyle oynuyordum. ''Bir saate emniyette olurum. Orada olsun.''
''Tamam savcım.''
Aramayı kapattığımda Leyla'nın bakışları bendeydi. ''Efsa evde de yokmuş,'' dedim bilgilendirerek. ''Erkek arkadaşının ifadesini alacağım.'' Duraksadım, dirseklerimi masaya yerleştirerek odağımı örtüye sabitledim. ''Kahvaltı çok güzeldi ama gitmem gerek... Geçen bir vaka çıktı. Deniz diye bir erkek öldürülmüş.'' Aniden duraksadım. Cinayetin Mavi tarafından işlendiğini söyleyecektim ama vazgeçtim. Eğer söylersem neden emin olduğumu sorardı ve Karan'a gelen kurban listesi ortaya çıkardı. Karan'ı ele vermek istemiyordum, dostuma bile. ''Karışık bir vaka. Çalışmam lazım.'' Sandalyeden kalkarak Leyla'nın yanağına bir öpücük kondurdum ve üzerimi değiştirmek için yatak odama doğru ilerledim.
Üzerime siyah v yaka bir elbise giyinirken aynada öylece kendime takılmıştım. Aklımda kendime dair tek düşünce yoktu çünkü tüm odağım vakadaydı. Mavi'nin yaptığını ispatlamak için bir şeylere ihtiyacım vardı ama bu ispat o liste olmamalıydı. Mavi'yi yakalamak uğruna sevdiğim adamı harcayacak değildim. Siyah bir göz kalemi sürüp allıkla yanaklarıma renk verdim.
Yıllardır seri katili bulamaman itibarını zedeliyor Füsun dedi içimdeki seslerden biri ama hemen ardından Karan olmasaydı yine emin olamayacaktın- ki hala emin değilsin, kanıta ihtiyacın var ve bunun sonunda Karan'ı yakamazsın dedi diğer ses. Ama Karan bile isteye söylememişti ki bunu bana. Ben tesadüfen karşılaşmıştım o kağıt parçasıyla. Aslında ondan intikam alabilirdim ama bu ağır bir intikam olurdu. Kurbana yardım ve yataklığa girer yıllarca hapiste çürütürdü onu. Belki de gerçekten sadece bilmiyordu ve katile yardım etmişti, bilinmez. Onlarca düşüncenin arasından kahverengi dudak kalemiyle dudaklarımı çizdim. Siyah topuklularımı giydim ve odadan çıktım. Banyoya ilerleyerek saçlarımı at kuyruğu yaptım. Salona çıkmak için geldiğimde Leyla elindeki anahtarı bana doğru uzattı.
''Anahtarını vereyim artık.'' Çantasını koluna takmış, hazırlanmıştı. ''Beraber çıkalım.''
''Kalabilir istersen,'' dedim. ''Burası da evin.'' Yüzünde bir gülümseme belirdi. Yanıma doğru yaklaşıp omzumu sıvazladı.
''Burada her zaman bir dostum olduğunu biliyorum, teşekkür ederim.'' Anahtarı ondan alarak portmantodaki boş kısma taktım. Beraber evden çıkıp merdivenlerden indik.
''Sen ofise mi gidiyorsun?''
''Evet.''
Anahtara basarak aracın kapısını açtım. ''Atla.'' Yan koltuğa oturduğunda emniyet kemerimi takarak aracı çalıştırdım. Leyla emniyet kemerini taktıktan hemen sonra telefonu arabaya bağlayarak karışık playlistlerine girdi. Şarkı zevki sürekli değiştiğinden hangi şarkıyı açacağını merak ediyordum. Trafik yoktu. Güneşli bir sabahtı ve kaldırımdaki insanlar gülüşerek sohbet ediyorlardı. Camı aralayarak temiz havayı ciğerlerime çektim ama çok sürmedi. Sigara paketinden bir dal çıkartıp dudaklarımın arasına yerleştirdim. ''Yaksana şunu,'' diye mırıldandım derdimi anlatmaya çalışırken. Dudaklarımdaki dal yüzünden peltek gibi konuşmuştum. Leyla çakmağı alıp tutuşturuyorken içli bir nefes çekti.
''Bok iç.'' Gülerek bir nefes çektim ve dudaklarımdan çektim.
''Teşekkür ederim.'' Duyduğum şarkıyla birlikte aniden öksürdüm. Galata- Halil Sezai.
''Yavaş Füsun, şu boku içme artık. Öleceksin.'' Leyla sigaradan sanmıştı ama şarkıydı beni öldürebilecek olan.
Canımın canı gönlümü kahret.
Sigaradan uzun bir nefes çektim. Sonra bir daha. Yeni bir dal daha aldım ve Leyla'yı ofise bırakana dek paketin yarısını bitirdim. Susmuştuk.
İçimden bir parça kopup gidiyordu canımın canı, dendikçe. Canım. Canımın canı. Cananım.
Canan'ım.
''Özledin mi?'' Bu soru sessizliği aniden bölen, en beklemediğim anda gelen bir soruydu. Sustum. ''Füsun...'' Gözlerim doluyorken başımı hafifçe sola çevirerek sürmeye devam ettim. Hızı azaltmıştım çünkü net göremiyordum. ''Konuştunuz mu hiç şeyden sonra? Şeyden-''
''Hı hı... Bana korkak dedi.''
''Haksız mı peki?'' Sigarayı dudaklarıma götürdüm. ''Senden on beş yıl vazgeçmemiş bir adam, sen tek cümlede arkanı döndün Karan'a.'' Cümlenin ağırlığıyla sigarayı dibi gelene dek içip camdan fırlattım öfkeyle. Kimeydi öfkem? Kendime... Tabii ki kendime.
''Leyla.''
''Korkak mısın Füsun?''
''Değilim,'' çıktı dudaklarımdan aniden. Bir ona bir önüme bakarak yanağıma damlayan yaşı sildim.
''İçinde ne tür bir mahkeme kurdun, kendini nasıl akladın bilmiyorum ama bu hikayede en masum Karan. Canını kaybeden Karan, terk edilen Karan. Sana en ihtiyacı olduğunda yalnız kalan yine Karan.''
''Kolay mı sanıyorsun?!''
''Neyse ne,'' dedi Leyla bana sinirlenerek. ''Biliyorum canın yanıyor, ama canı yanan tek sen değilsin Füsun. O da-''
''Zaten o gece arkamdan ona neler anlattığını duydum-''
''Sence yanlış mıydı?''
''Benimle konuşabilirdin.''
''Füsun seninle konuşamıyorum.'' Durdum. Seninle. Konuşamıyorum. ''Yargılamışsın ve asmışsın kendini. Sana ulaşamıyorum. Sana kimse ulaşamıyor. Ne yaptığın hakkında bir fikrim yok. Özlüyorsun ama sadece özlüyorsun.''
''Sen onun avukatı mıs-''
''Onun avukatını da kıskanıyorsun,'' dedi yine beni susturarak. ''Parla'yı.''
''Ben kimseyi kıskanmıyorum.'' Önüme dönerek onun ofisinin önüne çektim aracı. Yüzüne bakmıyordum.
''Kıskanmıyorsun?''
''Hı hı.'' Çantasını alarak birkaç saniye sessiz kaldı. İç geçirdi ve bana döndü.
''Füsun...'' Ona döndüm ve efendim dercesine gözlerine baktım. ''Seni sıkıştırıyorum gibi anlamını istemiyorum. Sana her fırsatta bu olayı hatırlamak da istemiyorum. Sadece gözümün önünde ne kadar kötü bir hale geldiğini görüyorum ve müdahale etmeden duramıyorum.'' Ellerimi birbirine kenetleyerek kaygıyla oynatmaya başladım. ''Seninle tanıştığımız yıl bana sigaranın seni ne kadar tıkadığını anlatmıştın ve böyle söyledin, bir gün sigaraya başlarsam iyi olmadığımı anla Leyla. Şimdi ardı arkası kesilmeden seni boğsa da içiyorsun bu boku. Vicdan azabından, özlemden deli oluyorsun ama inkar ediyorsun. Aptal değilim Füsun, anlıyorum. Ya bunu kabul et ya da inkar etmeye devam etmede kararlıysan seni böyle görmemem için aksini yap. Sigara içme, dağılma, dalmasın gözlerin saçma yerlere.'' Gözyaşımı sildiğimde içimde tuttuğum hıçkırık çıkıverdi boğazımdan. Ağlamaya başladım ve kendimi durduramadım. ''Seni iyi görmek istiyorum. Özlemiyorum demene inanmak istiyorum. Bu akşam eğlenelim olur mu? Mutlu olalım Füsun.'' Ona hiçbir şey demeden sımsıkı sarıldım. Birkaç dakika sadece sarıldık. Ne ben ne de o artık bir şey demedik. Geri çekildiğimde elimi bırakarak araçtan indi. Yanaklarımı temizleyerek üstteki dikiz aynasını indirdim. Gözlerimi gördüğümde ne kadar mahvolduğumu hissettim. Katil, diye mırıldandım yeniden ama bu kez inkar etti içimden bir ses onu. Senin suçun değil.
Füsun sen yapmadın.
Sen yapsaydın Karan seni sevebilir miydi söylesene. Bakabilir miydi kara gözleri yeşil gözlerine. Titreyen ellerini tek dokunuşuyla sakinleştirir miydi. Panik ataklarında sarar mıydı seni sımsıkı söylesene.
Söylesene Füsun, ne zaman bu kadar mahvoldun sen?
Aynayı kapatıp aracı yeniden çalıştırdığımda dudaklarımdan hala hıçkırıklar kaçıyordu. Emniyete ifade almaya gitmem gerekiyordu. Caddenin başında, önünden her geçtiğimde ağzına kadar dolu küçük kafeyi fark edip aracı hemen önündeki boş alana çektim. Cüzdanımı alıp indim ve küçük kafenin kapısını içeriye doğru iterek araladım. Burnuma dolan kahve kokusu bana tam o an başka bir insana dönüştüğümü fısıldıyordu. Üniversiteye giderken deli gibi içtiğim kahveden savcılık hayatımda feragat etmiştim ve hiçbir sebebi yoktu. Şu an beni buraya kalbim getirmişti. Uzun zaman sonra kahve içecek olmak beni çok heyecanlandırdı. Kafasında ters şapka takılı baristaya takıldı gözlerim. Önlüğünü, altındaki beyaz tişörtü ve elindeki süt şişesini inceledim. Gözleri müşterilerin üzerinden beni bulduğunda yüzüne bir tebessüm yerleştirdi. Tanrım, adam benim erkek versiyonum olabilirdi çünkü sapsarı saçları, yeşil gözleri vardı.
Sipariş vermek için kasaya doğru yaklaştığımda elindeki sütü tezgaha bırakarak bana doğru yürüdü. Başını yana yatırdı ve hafifçe şapkasını düzeltti.
''Günaydın,'' dedi yüzündeki dolu dolu sırıtışla. ''Ne içersiniz?'' Buraya kadar ne içeceğimi düşünmeden gelmiştim ve karşımdaki adamın gülüşünü tek bir an Karan'ın gülüşüne benzetmek beni susturdu. Cevap vermemem üzerine ''İsterseniz yardımcı olabilirim, cookie'lerimiz de var,'' diyerek elini camekanın önünde ilerletti. ''Çikolatalı, muzlu ve çilekli.'' Çilekli.
''Ben sadece bir şeyler içmek istiyorum. Sanırım acı bir kahve.'' Başını yatırıp kaldırdı.
''Hay hay.'' Pos cihazına bir şeyler girecekken duraksadı. ''Sütsüz değil mi?''
''Evet. Americano.'' Ücreti cihaza girdiğinde hafifçe önüme uzattı. Temassız kartı yaklaştırdığımda saniyesinde ödeme gerçekleşti ve bana çıkacak olan fişi kopardı. ''Kalabilir.'' Fişi buruşturup masanın altındaki siyah çöp kovasına fırlattı. Yönümü sola doğru çevirip masalarda oturan insanları inceledim. Kulağıma dolan şarkıya odaklandım. Ardından kahve makinesinden gelen sese ve yoldan sirenle birlikte hızla giden ambulansa baktım.
Gözlerim yeniden baristayı bulduğunda kahve çekirdeklerini çekiyordu. Yakasında bir isimlik vardı ama sırtı bana dönük olduğundan okuyamamıştım. Zihnimi okuyabiliyormuşçasına bana döndü. Saçlarımı, kıyafetimi inceleyerek beni baştan aşağı süzdü. ''Çok şıksınız,'' dedi oldukça mütevazı bir tonda. ''Hukukçu falan mısınız?''
Hayretle gülümsedim. ''Nasıl?''
''Absürt aslında.''
''Neymiş absürt olan?''
''Boş verin gerçekten.'' Elindeki karton kahve bardağını uzattığında kafam karışmıştı ama uzatmak istemedim.
''İyi günler.''
''Size de.'' Dudaklarında hala bir gülümseme vardı. Arkamı döndüm ve kafeden hızlıca çıktım. Kahve bardağının üstünden büyük dumanlar çıkıyordu. Araca geçip kahvemi yanıma bıraktığımda bilerek kapağını açmadım. Soğusun istemiyordum. Herhangi bir haber kanalını açarak emniyete hızlıca sürdüm.
Aracı bahçeye park edip çantamı ve telefonumu aldım. Kahveyi de elime aldığımda kontağı araçtan çıkarttım. İnip emniyet binasına ilerliyorken parmaklarımı iyice kahve bardağına sarmaladım. Yaz ya da kış olması fark etmiyordu. Her mevsimde sıcak tercih ediyordum eskiden beri. Ayrıca uzun zaman sonra ben ve diğer bütün insanlar kısa kolla dışarı çıkabilmiştik bugün. Kaküllerimi düzelterek sorgu odasına iniyordum ki Yekta Komiser'in koridorun ortasında durmuş elindeki belgelere bakıyor olduğunu fark ettim.
''Günaydın.''
''Günaydın savcı hanım.''
''Sorguya iniyorum.''
''Gelebilirim?''
''Müsaitseniz,'' dedim gülümseyerek.
''Efsa'nın erkek arkadaşı Keskin Murtaza odada tek başına.'' Başımla onaylayarak bir kat aşağıdaki sorgu odasına bir bir indim merdivenlerden. İçeriye girdiğimde Keskin'i camın ardından izleyen görevli komiseri gördüm.
''Her şey hazır. Başlayabilirsiniz,'' dedi bize doğru.
''Teşekkürler.'' Çantamı masaya bırakarak odaya, Keskin'in yanına girdim. Kapı açılır açılmaz önce bana, ardından Yekta'ya baktı. Gergin olduğu her halinden anlaşılıyordu. Masada tam karşısına oturdum, Yekta ise ayakta sırtını duvara yaslayarak kollarını önünde bağladı. Bu yaşlı adam Keskin'in suçlu olduğunu mu düşünüyordu acaba.
Ben konuşana dek odadan çıt çıkmadı.
''Merhaba, Keskin di mi?'' Başını aşağı yukarı salladı. Dirseklerimi masaya yerleştirdim. ''Keskin bugün burada Efsa için oturuyoruz, biliyorsun. Erkek arkadaşısın?''
''Evet. Bir yıldır birlikte yaşıyoruz.'' Onu başımla onayladım.
''Efsa kayıp,'' diyerek aniden atladım söze. ''Bilgiye ihtiyacımız var. Her ne biliyorsan söylemelisin. Küçücük noktalar bile çok önemli.''
''Sizinle çalıştığını biliyordum. Size öyle saygı duyuyordu ki bir kez evine geleceğinizi söylediğinizde bana eve gitmemem gerektiğini söylemişti. Siz evdeyken benim oraya gelmemin size laubali görüneceğini düşünmüştü ve ben eve geldiğimde eşyalarımı dahi sizden sakladığını fark etmiştim... Bir anda kayboldu savcım. Size... Delil yok ettiğini söylemiş olmalı.''
''Evet. Bu konu hakkında bir şey biliyor musun?'' Keskin sertçe yutkundu ve ellerini birleştirerek tırnaklarıyla oynamaya başladı.
''Efsa bunu size söylediğimi öğrenirse beni terk edecek,'' dedi titrek bir sesle. Onu kaybetmekten korktuğunu söylese de şu an bir şey dememesi halinde bulmamıza hiç yardımcı olmayacağının farkındaydı.
''Ama ona zarar gelmeden bulmamız gerek Keskin. Bunu bende istemem. Yardımına ihtiyacımız var.''
Keskin sesli bir nefes vererek göz kontağını kesti. Bakışlarını ellerine sabitledi ve dudaklarını birbirine bastırdı. ''Efsa'nın bir kız kardeşi var,'' dedi diliyle alt dudağını ıslatarak. Kollarını birbirine sararak kendisinden destek aldı. ''Kardeşi uyuşturucu kullanıyor. Efsa defalarca onu o illetten kurtarmaya çalıştı ama kardeşi bağımlı olduğundan yapamadı. O orospu!'' dedi aniden sinirlenerek. ''Liva... Efsa'yı kız kardeşi üzerinden tehdit etti. Eğer delilleri karartmazsan kardeşini ihbar ederim dedi. Üstelik sadece kullanıcı değil, satıcı da derim diyerek abarttı.'' Öfkelendiğinden nefesleri sıklaşmıştı. Gözlerini yeniden gözlerime çıkarttı. ''Efsa sadece kardeşini korumak istedi savcım. Liva onu kullandı.'' Göğüs kafesimden karnıma yayılan sancıyla kaşlarımı çattım. Tırnaklarımı avuç içlerime batırmıştım istemsizce. ''Siz olsanız kardeşinizi ele vermesine izin verir miydiniz? Bu onun için çok zordu. Sizi sadece savcı olarak değil bir abla olarak görüyordu. Bana her akşam sizden bahsediyordu. Sizi kaybetmek istemedi ama kardeşini de kaybedemezdi.''
''Elinde,'' dedim ve duraksadım. Duyduklarımı sindirmeden konuşmak pek mümkün değildi. ''Bir şey var mı? Liva'nın Efsa'yı tehdit ettiğine dair bir mesaj, bir iz, bir şey?''
''Yok... Bizim evin arkasında çıkmaz bir sokak var. Bana, onu eve gelirken orada sıkıştırdığını söyledi ve o sokakta kamera yok. Yardımcı olamadığım için çok üzgünüm... Efsa'yı bulabilecek miyiz?'' Soru dudaklarından döküldüğü an dakikalardır tuttuğu hıçkırıklar kaçtı boğazından. Ağlamaya başladığında tüylerim ürperdi. Efsa'nın düştüğü duruma üzülmüştüm ve şu an onun canı için çok endişeleniyordum. Eğer doğruysa erkek arkadaşının dahi nerede olabileceğine dair bir fikri olmaması beni panikletiyordu.
''Umarım,'' diye mırıldandım sanki o an tutunacak bir dal arıyormuşçasına. ''Buluruz.''
Sandalyeden kalkıp Keskin'in omuzunu okşadım. Yekta'nın bakışları üzerimdeydi. ''Bizden haber alana dek şehirden ayrılma Keskin.'' Odadan çıkarken çantamı ve kahvemi alıp emniyetten hızla ayrıldım.
Kendimi aptal gibi hissediyordum.
Aptal.
Burnumun dibine kadar gelen insanları fark etmediğim için aptaldım.
Bahçeye çıkıp araca bindim, çalıştırdım ve bir saniye beklemeden adliyeye doğru sürdüm. Öğle saatlerinde trafik artmaya başlamıştı. Kendimi en acilinden atmam gerekiyordu oraya. Kahveden bir yudum aldığımda hala sıcak olduğunu fark ettim. Geçen yirmi dakika ondan bir şey götürmemişti, güzel.
Adliye koridorunda attığım adımlardan gelen topuk sesleri kulaklarıma doldu. Odamın anahtarını çıkarttım ve içeriye girdim ama Efsa aklımdaydı. Bu kapıyı onun açmasına çok alışmıştım ve şimdi o yoktu. Sevdiklerimi koruyamayan biriydim. Aptal.
Koltuğa yerleşerek kahvemden yudumladım ve önüme sırayla beş yıldır işlenen bütün cinayet dosyalarını yan yana açtım. Fotoğrafları, doğum tarihleri, cinsiyetleri ve diğer tüm bilgileri önümdeydi işte. En çok testere ve silah kullanmıştı cinayetlerinde.
Mavi.
Tüylerim ürperdiğinde kahveden bir yudum daha aldım. Teker teker isimlerini inceledim. Daha önce bulduğum bazı şeyleri yeniden tazeledim. İlk dördü olaysız, sonrası ritüel gibiydi. Ardından erkekler ve tuhaflıklar geliyordu.
O cinayetten sonra ayakkabı numarası küçük diye kadın yaftası yapıştırmıştık ama yanılıyor olabilirdik. Katil kadın ayakkabısı giyerek cinayet mahallinde gezmiş olabilir, bile isteye küçük numara ayakkabı izi bırakmış olabilirdi. Bir anda kafama dank eden bilgilerle kafamı kaldırıp bakışlarımı odamda gezdirdim.
Efsa'yı Liva tehdit etti.
Ölenlerden biri Liva'nın arkadaşıydı. Maya Kandemir.
Bir dakika... Maya'nın son aramalarındaki isim bendim. Beni suçlamıştı.
Liva. Mavi.
Sesli bir nefes çektim ciğerlerime. Düşündüklerim hem saçma hem de çok mantıklıydı. Her şey yerine oturuyordu ama anlayamıyordum. Yargısız infaz için çok aptalca olabilirdi.
Liva, Maya'nın telefonundan beni arayıp daha çalmadan kapatmış olabilirdi? Bildirimi bana gelmemişti ama onun son aramalarında benim numaram kalmıştı?
Ah, hayır.
Pars'ı öne atarak eski sevgilinle çıktığım için bana takıksın demişti ama onun sadece bu sebeplerden benden nefret ettiğini düşünmüyordum. Karanla dahi bağı vardı. Hayatımdaki herkesin bir şekilde Liva ile iletişime geçmiş olması asla tesadüf değildi. Zaten bende tesadüflere inanan bir kadın değilim.
Ne yani arkadaşını kendi mi öldürdü? Bu çok... İğrençti. Bunun doğru olmamasını her şeyden çok isterdim ama doğru olabilirdi.
O gün sinir krizi geçirirken önüme çıkan kişi de Liva'ydı. Önümü net göremesem de yolun boş olduğunun farkındaydım. Evet gaza abanıyordum ama gerçekten tek kişi yoktu. Beni suçlu ilan etmek için aracın önüne atlamış olabilir miydi yoksa ben kafası kaçık bir şizofrene mi dönüşüyordum.
Öldürülen bütün kadınlar bana benziyordu. Hepsi sarışındı.
Liva benden nefret ediyordu ve sarışın takıntısının olma ihtimali çok yüksekti. Belki de birebir husumeti olan sarışınları öldürüyordu...
Karan'a gelen kurban listesinde hepsinin katili Mavi'ydi. Karan katilin cinayetlere başlamadan önce ona bu listeyi gönderdiğini söyledi ve onca zaman sakladı.
Karan katili tanıyordu.
Karan. Katili. Tanıyordu.
Ve ortak tanıdığımız, benden nefret eden, sarışınları öldürmek isteyebilecek tek kadın Liva'ydı.
Karanla geçmişi olan tek kadın Liva.
Karan, Liva'yı mı koruyordu?
Elimdeki kahve bardağını parmaklarımdaki sıkışmayla yere düşürdüğümde kapağı fırlayarak etrafa saçıldı. Nefeslerim sık, nabzım yüksekti. Boğuluyor gibi hissediyordum.
Karan bana bunu yapabilir miydi?
Her şeyi bir kenara bıraktığımda zaten liste bir kanıttı ama ispatta kullanılamazdı. Kimin gönderdiğini bilmiyorduk ya da Karan'a gönderildiği ortaya çıkmamalıydı iyiliği için. Varsayıyorum ki katil ve cinayetleri belli, o zaman hepsini ispatlamak için kanıtlar gerekirdi. Acaba Liva'nın evinde herhangi bir bilgi bulabilir miydim? Bundan aylar öncesinde Pars onun banyosundaki temizlik malzemelerinden ürküp sorguya girmesini sağlamıştı ama o ilk ve sondu. Liva her olaydan sıyrılmıştı.
Bir dakika... Ailesi ölen küçük Açelya'nın Liva ile bağlantısı vardı. O aile Liva'yı evlat edinmiş, sonra kadın hamile kalınca Liva'yı yurda geri bırakmışlardı değil mi? Karan öyle demişti. Onlardan Liva istemişti o küçük kızın adının Açelya olmasını. Şimdi o kıza kendi kaderini yaşatmak için ailesini öldürüp Açelya'yı yurda mı düşürtmüştü? O vaka hiçbir zaman Mavi cinayeti olarak geçmemişti sisteme ama içinde Liva vardı ve düşününce bariz açıktı.
Ard arda ölen arkadaş grubu Liva'nın çevresiydi. O gün pub'a girdiğimde dans eden üç sarışın... Süveyde, Eva va Gizem.
Kafayı tırlatacak kadar deli hissediyordum şimdi. Her ipin ucu nasıl ona bağlanabilirdi aklım almıyordu. Eğer bunca şeyi yapmış ve bunca zaman onu fark edememişsem de ben savcı falan olamamıştım. Nasıl yıllarca fark edemedim de dibime dek girdi? Neden bu kadar geç algılıyorum ve hala elimde ispat yok?
Ellerim titremeye başladığında hafiften başım döndü. Düşündüklerim tansiyonumu düşürmüş olmalıydı.
Leyla ne demişti? Asır, Vavil'i Liva'ya bırakmış.
Çantamı ve telefonumu alarak odadan hızla çıktım ve kapıyı sertçe çekerek kulaklarıma dolan sesle suratımı büzdüm. Adliyeden koşar adımlarla çıkıp telefonumun haritasına Vavil yazdım. Konumu açtım ve aracın gazını kökledim. Adliyenin beş dakika uzaklığında bir şubesi vardı. Diğer şubeler şehrin dışında kalıyordu ve eğer Asır'a değer veriyorduysa Vavil'in işletmesine yardımcı olmak için orada olmalıydı.
Arabayı arka sokakta bırakıp ne çanta ne telefon hiçbir şey almadım. Yalnızca onunla konuşmak içindi hepsi. Kafenin konumu çok tatlı bir yerdeydi. Yürüyerek kapının önüne ulaştığımda biraz alçakta kaldığını gördüm. Tam kış kafesiydi. Kapının üzerinde koca harflerle welcome asılı tabela vardı. Kapıyı parmaklarımla ittirdiğimde sıcak hava yüzüme çarptı. Üstelik ilk gördüğüm kişi kasada duran Liva'ydı. Buyurun cenaze namazına.
Gözlerimiz birbirini bulduğunda dudaklarındaki sinsi gülüş aniden yanaklarına doğru yayıldı. Ağzının kenarındaki gülme çizgileri ortaya çıkmıştı. Hepsini bir kenara bıraktığımda Liva gerçekten çok güzel bir kadındı.
Ona doğru ilerledim ve sahte bir tebessümle ''Selam,'' dedim.
''Kimleri görüyorum?'' diye yanıtladı beni. ''Onca kafe varken buraya düşmüş yolu savcımızın.'' Her cümlesinin altında bir ima yatıyordu, pick me.
''Ya...'' Bakışlarımı kafenin içinde gezdirdim. Sıcak, küçük bir kafeydi. ''Burada mı çalışıyorsun?'' diye sordum bir şey bilmediğimi düşünmesini istediğimden.
''Sahibiyim.'' Vaov. Kaşlarım hayretle kalktı. Ona şaşırmış gibi görünmeliydim.
''Mimarlık da yan mesleğin mi? A hatta mühendislikte üç galiba.'' Ona yaptığım imayı anladı ama gardını düşürmeden gülümsemesini korudu. Dişli bir rakip.
''Tembelliği hiç sevmem. Biri beni arabayla ezip geçmeden çalışabildiğim kadar çalışayım.'' Siktir, kazayı söylüyordu. Tahmin ettiğim gibi aracın önüne bile isteye atladıysa benim kullandığımı da görmüş olmalı, Karan'ı kırmamak için inanmış gibi yapmış olabilirdi. Karandan şikayetçi olmayışı beni delirtiyordu. Ona karşı bir şeyler hissetme ihtimali bütün duygularımı arşa çıkartıp beni etki altına alıyordu. Karan benimdi. Sadece benim. Füsun'un Karan'ı. ''Ne içersin?''
''Bir şey içmeyeceğim. Seni gördüm ve selam vermek istedim.'' Yalancı çoban.
Liva aralık kasayı kapatıp saçını kulağının ardına sıkıştırdı. ''Beni mi gördün?'' dedi kocaman bir sırıtışla, açık bir şekilde dalga geçiyordu. ''Mesajı görmedin ama.'' Bu kez anlamamıştım.
''Ne mesajı?''
''Bir de yok sayıyorsun yani.''
''Liva ne mesajı?'' Bana mesaj falan gelmemişti ki.
''Siktir et,'' dedi yeniden gülümseyerek. ''Herkes her şeyin farkında.'' Onu gerçekten asla anlamamıştım. Bana bir mesaj mı atmıştı? Peki ben neden görmemiştim?
''Ben diyecektim ki... Aramızdaki buzları eritelim.'' Gözlerimi gözlerine sabitleyip ona, bana inanmasını gerektirecek samimiyette bir gülüş sergiledim.
''Hangi dağda kurt öldü Füsun?'' Ellerini önündeki tezgaha yaslayarak bana doğru eğildi. ''Karın ağrın ne?'' Ona aynı şekilde eğilerek yaklaştım.
''Senin sahte seni seviyorum'ların gibi değil. Gerçekten arayı yapmak istiyorum.'' Ah, teklif ederken bile birbirimize imadan konuşamıyorken o buzlar nasıl eriyecekti kendim bile inanmıyordum. Şans bu, yine de denenirdi.
''Akşam?'' diye sordu geri çekilip beni şaşırtarak. Ona oynuyordum ama onunda bana oynadığını bariz anlıyordum. Liva kendine inanılmaz güveniyordu.
''Şimdi?''
''Çalışıyorum.''
''Bende mesai saatindeyim,'' dedim ona cevaben. ''Ama sahibisin. Çalışanlar bakabilir di mi?'' Masada siparişi alan çalışana kaydı bakışları. ''Bakar o bakar,'' dedim henüz sormadığı soruyu yanıtlayarak. Parmaklarını dudak arasına yerleştirip küçük bir ıslık çaldığında çalışan dönüp Liva'ya baktı. Liva gözüyle kasayı işaret ettiğinde çalışan ona olur denecek türde bir el işareti yaptı. Liva önce bana baktı, ardından portmantodan aldığı ince gömleği sırtına geçirirken yanıma doğru ilerledi. Kafeden çıkmak için kapıya doğru çevirdim adımlarımı. Onunla birlikte yürümek bana negatif bir enerji yaymış, başımı ağrıtmaya yetmişti. Yanında her saniye entrika yapmak gerekiyordu ve bu zordu. O'ysa hep böyle davranıyordu. Bu tarz insanlardan her zaman nefret etmiştim, onlarında benden ettiği gibi. Neyse ki duygularımız karşılıklıydı ve vicdan azabı çekmiyordum. ''Arabam şurada,'' dedim sokağın köşesinden diğer sokağı işaret ederken. Kıkırdayarak yavaşça yürüdü yanımda.
''Buradan geçiyormuşsun ve beni görüp selam vermek istemişsin.'' Bakışlarımı yüzüne çıkarttım ama onunla birlikte yürümeye devam ediyordum. ''Mesai saatindeyken,'' dedi kendisini bana açıklayarak.
''Cinayet mahallindeydim. O yüzden buralardayım.'' Sustuk ve sürücü koltuğuna binmek için aracın önünden dolaştım. O kapıyı açmış, yan koltuğa yerleşmişti bile. Emniyet kemerimi takarken ''Sürekli eşeceksen eritecek bir şeyimiz kalmaz,'' dedim ona. Güldü ama bir şey demedi. Suskunluğu da cümleleri kadar sinir bozucuydu. Radyoya doğru uzandığım an o da uzandı. Elimi geri çekerek onun açması için alan yarattım. Düğmeye bastı.
''Senden mi açalım, ben mi açayım?''
''Fark etmez. Bağlan sen.'' Hakimiyeti ona bırakarak önüme döndüm. ''Sen bana evinin konumunu gönder de sürekli şuradan mı buradan mı diye sormayayım.'' Saniyeler sonra WhatsApp üzerinden konumunu gönderdi. Ben onun evine doğru sürmeye başlamışken o telefonunu araca bağlayarak bir şarkı açtı.
The Other Woman-Lana Del Rey
Onunla aynı araçta baş başa olduğumuza inanamıyordum. Bu hikayede diğer kadın kimdi? Ben miydim yoksa Liva mı?
Gülerek yalnızca dinledim. Evi evime orta uzaklıktaydı. Ne yakın ne uzak.
''Benimdir,'' dedi aniden mırıltıyla.
''Efendim?''
''Diğer kadın benimdir.''
''Neden?''
''Kendi hikayemde bile esas kadın olamadım ben Füsun. Hep başkasının hayatındaki o diğer kadın oldum. Ama buna alıştım, sorun değil yani.'' Sanki benimle değil kendiyle konuşuyordu. Onun kadar özgüvenli, entrikalı ve diktatör bir kadının kendi hakkında böyle düşünmesi beni şaşırtsa da bozuntuya vermedim. Kendi ışığını bilmemek böyle bir şeydi demek ki. Gücünün farkında olmamak ve kendini diğer diye yaftalamak.
Konuma vardığımı gördüğümde haritaları kapatıp şarkıyı durdurdum. Park ettikten sonra kontağı aldım ve Liva'ya baktım. Telefonunda bir şeyler yapıyordu. Ben araçtan inerken onunda indiğini gördüm. Apartmana yürümeye başladığında arkasından onu takip ettim. Anahtar çıkartmasını bekliyordum ama o zili çalmıştı ve saniyeler içinde kapıyı açan kişiyi gördüm.
''Sevgilim,'' dedi ellerini Pars'ın boynuna sararak. Pars'ın bakışları bendeydi. Çok geçmeden Liva'nın boynuna bir öpücük kondurup içeri girmemiz için geriye çekildi. Sertçe yutkundum. Yeniden birbirlerinin dudaklarına yapıştıklarında aniden kafamı sağa çevirip saçımla oynuyor gibi yaptım.
Boğazımı sesli bir şekilde temizleyerek ''Nereye geçeyim?'' diye sordum. Şu an burada olduğum için kendimi çok aptal hissediyordum. Pars, Liva'nın belini yavaşça okşayarak onu öpmeyi kesti.
''Sağdaki oda.'' Tam şimdi eski Füsun olsa çok zoruna giderdi ama artık karşımdaki iki kişiden de nefret ediyordum. Biri katildi, diğeriyse seri katil olmasından şüphelendiğim kişi. Katiller birbirini seviyordur tabii. Pars bu yüzden mi susuyordu? Liva'yı biliyor da susuyor muydu gerçekten yoksa bunlar benim kuruntum muydu?
Odaya geçerek bakışlarımı eşyalarda gezdirdim. Kendimi koltuğa bırakırken bütün noktaları inceliyordum. Beraber odaya girdiklerinde Liva ''Şarap?'' dedi bana bakarak.
''Mesaim bitmedi, kahve daha iyi.'' Başını sallayıp mutfak olduğunu düşündüğüm tarafa ilerleyerek odadan ayrıldığında Pars yanıma gelip koltuğa oturdu ve kulağıma eğildi.
''Ne yapmaya çalıştığının farkındayım Füsun,'' diye fısıldadı. Parmağını saç tellerimden birine doladığını hissettiğimde hafifçe geriye çekti. ''Eğer buna son vermezsen savcılığını yakarım.'' Yüzüne döndüm ve gözlerimi hırslı gözlerine sabitledim. Karşımdaki adam yıllardır koynunda uyuduğum adam olamazdı. Öyle yabancıydı ki ondan etimle kemiğimle nefret eder hale gelmiştim.
''Ses kaydını çabuk unuttun bakıyorum.''
''Sadece uyarımı dinle.''
''Dinlemezsem ne olur?'' Saçımı biraz daha geriye çektiğinde suratına sert bir tokat geçirip ayağa kalktım. Elini yanağına götürerek bana baktığında öfkeden delirdiğini anlamıştım. Ayağa kalktı ve yüzüme doğru eğildi.
''Asır ve Uras'ı komalık edenin Karan olduğunu biliyorum,'' dedi elini yanağından çekerek. ''O gün o kordon parçasını gördüm ama senin Karan için delil karartacağını bildiğimden orada bıraktım. Tahmin ettiğim gibi Karan'ı akladın. O saatin kordon parçası sende.'' İşaret parmağını göğüs kafesimin üstüne bastırırken gözlerini gözlerimden bir saniye bile çekmedi. ''Türk Ceza Kanunu Madde 281- Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme. Savcılar içinde geçerli bilirsin.'' Parmağıyla beni ittirdiğinde göğüs kafesim acıdı. ''Savcının görevini kötüye kullanarak soruşturmayı manipüle etmesi durumunda kanunlar acımaz... O gün onu korudun, artık kendini de korumak zorundasın Cumhuriyet Savcısı Füsun Açelya Saraç.'' Adımı öyle bastırarak söylemişti ki yüzüne tükürmek istedim.
''Bunu senin için asla yapmazdım biliyor musun?'' dedim ona meydan okuyarak. ''Seni kudurtanın bu olduğunu biliyorum.''
''Kes sesini.''
''Sende katil sevgilini saklıyorsun. Ben sana bir şey diyor muyum?''
''Madem Liva'nın katil olduğunu düşünüyorsun,'' dedi öfkeyle. ''Karan'a hiç sordun mu neden onunla birlikte olmuş?'' Geriye doğru sendeledim ama göz temasını kesmedim.
''Sakın,'' çıktı dudaklarımdan. Sertçe yutkundum. ''Sakın Karan'a dokunayım deme. Seni mahvederim.''
Odadan çıktım, kapıya doğru gidiyordum ki elinde kahve dolu tepsiyle gelen Liva'yı fark ettim. Asla bakmadan dış kapıyı açtım ve daireden ayrıldım. Merdivenleri kaçar kaçar indiğimi bile hatırlamıyordum çünkü tam şu an yola çıkmış eve doğru gidiyordum. Karan demesi damarıma basmıştı.
Her şeyi aşmış olsam da Karan ve Liva'nın adını aynı cümlede işitmek, aşamadığım nadir şeylerdendi.
Mesai saatim bittiğinde bugünün dolu ve çok yorucu geçtiğini düşündüm. Eve gidip ayaklarımı uzatarak bir film izleme hayali kuruyordum ki Leyla'nın dörtlü yemeğe çağırdığını hatırladım. Sesli bir nefes vererek ofladım. Neyse, belki bu yemek günün gerginliğini alırdı.
Eve gidene dek ne giyeceğimi düşündüm, ta ki eve girip kıyafet dolabımı açana kadar. Gözüme tek bakışta takılan siyah mini elbiseyi gördüğümde hemen onu giyeceğime karar verebildim. Dekolteli, dantel yakalı bir miniydi. Üzerimdekileri çıkartıp çıplak kaldığımda temiz iç çamaşırları ve elbiseyi giyindim. Makyajımı tazelemek istedim, üstelik bu kez ağır bir şeyler istiyordum. Artık makyaj yapmak istemek bana da şaşırtıcı geliyordu. Göz bitimimden başlayarak kalın bir eyeliner çektim. Rimel sürdükçe yukarı kıvrılıp tane tane ayrılan uzun kirpiklerimi parmağımla düzelterek siyah bir göz kalemi çektim hemen gözümün altına. Yüzümdeki lekeleri kapatıcı ile kapatarak kontür ve allık geçtim. Dudağıma kırmızı bir ruj yaydıktan sonra topuklu ayakkabılarımı da giyindim. Saçlarımı açıp beş dakika içinde düzleştirici ile üstünden geçtiğimde pırasa kadar düz olmuşlardı. Aynada kendime baktığımda gündüz hissettiğim duygu yeniden baş gösterdi.
Başka birine dönüşmek.
Küçük siyah bir çantaya gerekli eşyaları koydum. Mutfağa ilerledim ve buzdolabından çıkarttığım beyaz şarabı bardağa doldurarak kafama diktim. Su gibi içmiştim bir bardağı. Biraz alkol almazsam akşam boyunca günün stresini taşırdım ama biraz alkol beni daha sevimli, insanlara karşı daha katlanan bir Füsun yapabilirdi. Biraz. Evet, bir şişe şarabı neredeyse bitirdikten sonra evden ayrıldım. Alkol aldığım için kontağı almamıştım. Uygulamadan taksi çağırarak o gelene dek yanımda ekmek pozisyonunda oturan kediyle sohbet ettik. Onun eski sevgilisi katil çıkmamış tabii. Adını Mia koydum.
Kedilere günde ondan fazla kişi farklı isim takıyordu, ne garip. Sütlaç, Lili, Köpük, Body.
Kendi kendime gülerek sokağı izledim. Sokak lambasının altında uçuşan sinekleri fark ettim, hava kararmadan hemen önceki saatlerdeydik. Kargalar öte öte uçuyordu gökyüzünde. Yanımdaki kedinin başını okşarken aklıma Balım geldi. Karan ona iyi bakıyor olmalıydı ama özlemiştim. Sakın dedim kendi kendime. Sakın Balım'ı bahane ederek onun evine gitme. Ardından ne gitmesi ya, bu akşamı Leyla ve sahte flörtüme ayırdım diye mırıldandım kendime cevaben. Taksinin korna çaldığını fark ettiğimde oturduğum apartman merdiveninden kalkarak taksiye yürüdüm.
Şoför orta yaşlarda biriydi ve takside Dedublüman açmıştı. Harika.
''Gideceğim adresi uygulamaya girmiştim,'' diye belirttim bir şey demek zorunda gibi hissettiğimde. Taksiyi sürerken konumu açtı ve ben binmeden kısmış olduğunu anladığım şarkının sesini bir tık daha açtı.
''Rahatsız oluyorsanız kapatabilirim de-''
''Hayır, çok severim.''
Geçmesin günümüz, sevgilim, yasla
O güzel başını göğsüme yasla
Birleşebilir mi, ah, aşk ihtirasla?
Başımı koltuğa yaslayarak gözlerimi dışarıya çevirdim. Kafamda şarkının sözleri, odağımda yanından geçtiğimiz deniz vardı. Havanın ısınmasına rağmen güçlü dalgalar vardı kıyaya vuran. Her çarpışında küflendirdiği duvara baktım. Yosun, balık tutan insanlar ve tur atmak için teknesinin halatını çözenler... Madem Liva'nın katil olduğunu düşünüyorsun, Karan'a hiç sordun mu neden onunla birlikte olmuş?
Kafam susmuyordu. Bir saniye bile kafam susmuyordu. Artık kendini de korumak zorundasın Cumhuriyet Savcısı Füsun Açelya Saraç.
Sahili bitirdiğimizde yüksek binaların yanından geçiyorduk. O saatin kordon parçası sende. Çantamın fermuarını açıp elimi içine attım ve zaten çok eşya olmayan çantamda anında bulabildim. Çantadan çıkarttığımda elimi açtım ve avucumun ortasındaki içinde KS yazan kordon parçasına baktım. Aklıma kara gözleri geldi. Biçimli dudakları, geniş omuzları ve iri elleri. Burnumda tütüyordu.
Ela gözlerinde menevişler var
Kor gibi dudaklar ve kızıl saçlar
Parçayı çantama atıp fermuarı kapattım ve başımı yeniden koltuğa yaslayarak dışarıya baktım. Gözlerim dolmuştu duyduğum özlemden. Onun kokusunu, ona sarılmayı ve onu hissetmeyi çok özlemiştim. En çokta onun yanında hissettiğim aidiyet ve güveni.
Karan Soysal'ı özlemiştim.
Taksi durduğunda yutkunarak çantamı koluma taktım. ''Uygulamadan ödemiştim,'' dedim ücreti belirterek. Başını salladı taksici.
''Bereket versin.'' Kapıyı açıp taksiden indim ve restorana baktım. Şık ve gösterişli bir yerdi. Neden bu kadar büyük bir restoran tercih ettiklerini anlayamamıştım ama kıyafetim mekanla baya uyuşmuştu. Kapıdaki görevlilerin beni süzdüğünü anlasam da bozmadım. Girişte elindeki kağıtla bana bakan güler yüzlü kadına gülümsedim.
''Rezervasyonunuz var mıydı?''
''Olması lazım. Füsun Açelya Saraç.''
''Ah, tamam,'' dedi elini önüne getirerek. ''Buyurun.'' Birkaç adım attı ve durdu. ''Hemen karşıdaki masa.'' Gösterdiği masaya baktığımda Leyla ve iki erkeğin orada olduğunu fark ettim. Bir sohbetin içinde gibiydiler.
Yanlarına doğru yürüdükçe masadaki erkeklerden biri bana bakmıştı. Bunu fark etmiştim ama bilerek gözüne bakmıyor, Leyla'ya bakarak yürüyordum. Leyla beni gördüğünde gözleri kocaman açıldı ve ayağa kalktı. ''Füsun, hoş geldin,'' dedi coşkulu bir tonda. Bahsettiği kişiyle karşılıklı oturuyorlardı çünkü hemen yanı boştu. Sarıldık ama rujların bozulmaması için birbirimizi öpmedik. Sandalyenin üstüne çantamı bırakıp sonunda sağıma döndüğümde şok olarak kaşlarımı kaldırdım. Leyla'nın sevgilisi olduğunu düşündüğüm adamın elini sıktıktan sonra yanındaki adamın eline uzandım.
Gündüz kahve aldığım sarışın barista.
''Ah, merhaba.'' Elini sıkacaktım ki parmaklarımı yakalayarak ayağa kalktı ve elimin üstüne bir öpücük kondurdu.
''Burada kahvem yok,'' dedi gülümseyerek. ''Ama içki ısmarlayabilirim.'' Ona gülümseyerek elimi çektim ve sandalyeye oturdum.
''Siz tanışıyor musunuz?''
''Hanımefendi-''
''Füsun,'' diyerek lafını böldüm. ''Adım Füsun.''
''Füsun Hanım bugün benden kahve aldı,'' diyerek düzeltti.
''Serkan,'' dedi Leyla sevgilisini tanıştırarak.
''Emir ben,'' diyerek söze atıldı barista.
''Mennun oldum.'' Kıkırdayarak önce Serkan'a, ardından Emir'e baktım. ''Yoksa hukukçu demeden önce Leyla'dan kopya falan mı almıştın?''
''Almadım.'' Duraksadı ve kendisini açıklama yapmak zorunda hisseder gibi baktı. ''Kuzenim bir avukatla takılıyor. Hukukçuları gördüğümde anlıyorum.'' Başımı aşağı yukarı salladığımda garson elindeki tepsiyle yanaşarak masaya içkileri ve balık tabaklarını bıraktı. ''Senin içinde balık söyledik ama istemezsen iptal edebiliriz.''
''Severim, sorun değil.''
''Biz gidelim mi Emir?'' diye sordu Serkan gülerek. ''Sen saatlerdir Füsun'u bekliyormuşsun.'' Ardından bana döndü. ''Ağzını bıçak açmıyordu, seni görünce bülbül gibi şakımaya başladı.'' Kıkırdayarak çatal ve bıçağı elime aldım. Balığa bakarak Emir'i utandırmaktan kaçındım. Diğer masalarda da insanlar oldukça şık ve kibardı. Slow bir parça çalıyordu. ışıklar hem beyaz hemde sarıydı. Böylece ne çok parlak ne de çok loş bir ortam değil, ışığın çok iyi olduğu bir mekandı. Garsonlar dahi çok şıktı. Ben memur maaşıyla sık sık bu tarz mekanlara gelmekten kaçınıyordum. Uzun zaman sonra iyi hissettirmişti. Böldüğüm balık parçasını nazikçe ağzıma attığımda kafamı kaldırır kaldırmaz yeniden Emir'in bakışlarını yakaladım. Bu gece kolay olmayacaktı anlaşılan.
''Günün nasıldı Füsun?'' diye sordu Leyla ağzına yeşillik atıyorken. Herkes bana bakmıştı. Belli ki ben gelmeden önce birbirleri hakkında her şeyi konuşmuşlardı ve gece boyunca benim üzerimden gidecektik.
''Bugün her zamankinden daha zor geçti.'' Üzerine su doldurduğum rakı bardağını dudaklarıma götürdüm ve küçük bir yudum aldım. Bir şişe şarabın ardından rakı çok ağır gelecekti. Bu yüzden yavaş içmeye gayret ettim. ''Pek iş hakkında konuşmak istemiyorum. Başım ağrıdı.''
''Ay haklısın buraya eğlenmeye geldik.''
''Siz ne iş yapıyorsunuz?'' diyerek Serkan ve Emir'e baktım. ''Sen baristasın,'' diyerek ekledim Emir'e baktığımda.
''Baristalık benim ikinci işim.'' Kaşlarımı kaldırdım ve rakıdan bir yudum daha aldım.
''Emir genel cerrah,'' diye söze girdi Serkan.
''Gerçekten mi?''
''Bende diş doktoruyum. Sizin gibiyiz anlayacağın. Leyla ve sen hukukçu, bizde tıpçıyız.''
''Ya ne kadar tatlı,'' diye destekledim onları. ''Hukukçular vs Tıpçılar.''
''Biz onlara tek atarız,'' dedi Leyla gülerek. Erkeklerden ses çıkmadı. Rakıları aynı anda elimize aldığımızda ''Şerefe?'' dedi Leyla. Serkan ve Emir bardağını uzatırken onları bozmamak için bende uzattım.
''Şerefe!''
''Şerefe!''
''Şerefe,'' diye ekledim onlara karşılık.
''Dostluğumuza,'' dedi Leyla gözümün içine bakarak. Tam o an çok garip bir duygu hissettim. Dostluğumuza.
Benim yüzüme yüzüme bundan sonra yanımda yerin yok Açelya diye bağıran Leyla'ydı. Salağa yatma, ne yaptığının öyle farkındasın ki... Ne yüzle gelebiliyorsun evime.
Dostluk. Öyle sahte hissettirdi ki anlam veremedim. Onu affettiğimi sanıyordum ama hala canımı yakıyormuş söyledikleri. Bir erkek için bu cümleleri işitmek zoruma gitmişti.
Balığın yarısını mideye indirdiğimde rakının ikinci bardağını da bitirmiş bulundum. Vücudumun ısındığını hissetsem de şu andan çok keyif alıyordum. Üçüncüyü doldurarak bir yudum aldığımda artık Serkan ve Leyla masada ellerini birleştirmiş, birbirlerine bir şeyler fısıldamaya başlamıştı. Emir ve ben sessizdik, ta ki o bozana kadar.
''Hobilerin neler?''
''Benim hayatım o kadar yoğun ki hobiye ayıracak bir vaktim yok,'' dedim. ''Ama belki de fazla tembelliğime kılıf uyduruyorum.''
''Yorgun olduğunu görebiliyorum,'' dedi masanın üzerine yerleştirdiğim elime dokunarak. Ardından elini elimin üstüne kapattı. ''Eğer sosyalleşmek istersen yarın evde arkadaşlarımla doğum günümü kutlayacağım. Çok kişi olmayacak, toplasan yedi sekiz kişi gelir. Seninde gelmeni çok isterim Füsun.''
''Yarın doğum günün mü?''
''Evet. Yaşlandım.''
''Kaça giriyorsun?'' Rakıyı yeniden kafama diktim.
''Otuz.''
''Yirmiler bitiyor.'' Sesli bir nefes verdi ve gülerek ofladı.
''Ah ah. Sen kaç yaşındasın?'' Ardından duraksadı. ''Ayıp olmayacaksa yani. Ben biraz heyecanlıyım da,'' dedi elini hafifçe hareket ettirerek. Elimin üstünü okşayarak gülümsedi.
''Bilmem,'' dedim ondan elimi çekerek. Buraya onunla flört edeceğimi ve sohbet edeceğimi bilerek gelmiştim ama elimi tutması beni rahatsız etmişti. Arkama sıkıştırdığım çantamı alıp masadan kalktım. ''Ben bir rujumu tazeleyeyim.'' Arkamı döndüm ve hemen önümdeki garsona lavabonun nerede olduğunu sorarak saniyeler içinde lavabonun önüne vardım. Koluma dokunan kişiyle duraksadığımda arkamı döndüm.
''Rujun gayet güzel,'' diye fısıldadı elini yanağıma yerleştirerek. Baş parmağını dudağımın etrafında gezdirdiğinde üzerime daha da yaklaşarak beni duvarla kendisi arasına sıkıştırdı. Bu ne cüretti?
''E- Emir, pardon.'' Elini yüzümden atarak oradan ayrıldım ve lavaboya girdim. Beni yanlış mı anlamıştı?
Elimi alnıma koyarak aynada kendime baktım. Bedenimdeki alkol beni yavaş yavaş etki altına alıyordu. Saçımı düzeltmek için kafamı kaldırdığımda başım döndü ama duvardan tutunarak ayakta kalabildim. Ellerimi yıkayıp kuruladıktan sonra rujun çıkan yerlerini tazeledim ve hala kapının önünde olmamasını dileyerek lavabodan çıktım. Yoktu.
Masaya döndüğümde Serkan ve Leyla'nın iyice çakır keyif olduğunu fark ettim. ''Ben artık gitsem iyi olacak,'' dedim çantamı kontrol ederek. Telefonu elime alıp masadan kalkacakken herkes bana baktı.
''Eğleniyorduk,'' dedi Serkan hala Leyla'nın elini tutuyorken. Leyla da epey içmişti.
''Ben bugün çok yoruldum.'' Masadan kalktığımda Leyla bana baktı.
''Geldiğin için çok teşekkür ederim.'' Yerinden kalkarak bana sıkıca sarıldı. Birbirimize sarıldıktan sonra yerine geçerken ''Arabayla mı geldin? Alkollü kullanamazsın,'' dedi.
''Taksiyle gelmiştim. Taksiyle dönerim.''
''Ben buradayken seni taksiyle asla göndermem,'' dedi Emir. Başım dönmeye devam ediyordu. Bir an yer ayağımın altından kaydığında masadan tutunarak durabildim. ''Hemen gidiyoruz.'' Masadan kalktığı gibi bana doğru yürüdü ve elini belime attı. En fazla evime bırakacaktı, ne olabilirdi ki? Daha fazla uğraşmak istemedim ve onunla birlikte mekandan ayrıldım.
Vale onun aracını getirdiğinde benim kapımı açarak geçmeme yardımcı oldu. Başımı koltuğa yasladığımda aracı çalıştırdı ve sessizlik içinde sürmeye başladı. Ne ben ne de o konuşmuyorduk. Zaten gözlerim kapanıyordu yorgunluktan. Cama doğru dönerek gözlerimi kapattım.
Yağmur damlalarının cama vurduğunu duyuyordum hayal meyal. Ardından aracın camının kapanma sesi doldu kulaklarıma ama gözlerimi açacak halim yoktu. Gerçekten rakı ağır gelmişti. En son iki yıl olmuştu içeli. Parsla yıldönümü kutlarken içmiştik.
''Abi ne işiniz var evimde ya?'' dediğini duydum Emir'in. Telefonla konuşuyor olmalıydı çünkü ben abisi değildim ve asla gözlerimi aralayamıyordum. Aptal Füsun, aptal. Şarap üstüne rakı ne alaka, aptal. ''Kapat amına koyayım ya!'' Neye kızıyordu bu manyak.
Yağmurun hızlandığını sesinden anladığımda gök gürültüsüyle sıçradım. Kollarım üşümüştü. Yol ne kadar da uzun sürmüştü böyle?
Aracın durduğunu hissettiğimde kapı sertçe kapandı. Emir mi inmişti, bilmiyordum.
Erkek sesleri duydum. Ne konuştuklarını da kimin konuştuğunu da bilmiyorum. Vızıltı gibi geliyordu her şey. Çantamın kucağından kayıp yere düştüğünü hissettiğimde onu almak için doğrulamadım. Gözlerim kapalı sadece oturuyordum. Evime gelmiş miydik yani? Neden araç ilerlemiyordu? Emir neredeydi?
''BU KADINA BİR DAHA ASLA DOKUNMA EMİR!''
''SİKTİR GİT LAN PİÇ!''
Birinin kucağına alındığımda yarı uyanık bilincimle karşı koyamadım. Bu koku... Sırtım soğuk çarşafla buluştuğunda beni bırakan kişinin elini tutarak gözlerimi aralamaya çalıştım. Tam dibimde, yüzümün yakınında o duruyordu ya da ben sarhoşken herkesi o sanıyordum.
''Gidiyorum, merak etme,'' diye fısıldadı usulca. Elini geri çekecekken daha sıkı tuttum.
''Gitme.''
''Nasıl?''
''Gitmeni istemiyorum Karan.''
''Füsun gidebilirim...''
''Çok özledim seni.''
Yanıma uzanarak üstümüzü bir çarşafla örttüğünde içim ürperdi. Çok soğuktu. Gök gürlediği an sıçrayarak onun göğsüne sığındım ve sımsıkı sarıldım. Buydu. Ait olduğum yer burasıydı. Kollarının arasında kaybolmuştum yine. O kocamandı. Benim aşkımdı. Karan Soysal ve ben. Biz birbirimize aittik.
Başını eğerek saçlarımın arasına bir öpücük kondurdu. İri ellerinin biri sırtımda diğeri omuzumla boynum arasında bir yerdeydi.
''Füsun'um...'' diye mırıldandığını duydum. Daha da sardım ellerimi sırtına.
''Birbirimiz için yaratıldık,'' dedim tek nefeste. Ona duyduğum özlemin haddi hesabı yoktu ve alkolün verdiği cesaretle hissettiğim bütün duygular dudaklarımdan kaçıyordu. Beni içinde bir yere sokmak istiyorcasına daha da sararak kendisine yapıştırdığında kokusunu ciğerlerime inene dek çekmeye başladım. Gözlerimi onun kara gözlerini görebilmek için zorla da olsa araladım. Kafamı kaldırarak yüzüne bakmak istediğimde beni yukarıya doğru çekerek yüzlerimizi eşitledi. Bedenimiz birbirine yapışıkken burunlarımızı birbirine değdirdik. Geri çekildiğimde gözünden yastığa damlayan yaşı gördüm.
''Gözlerine bak Füsun,'' dedi usulca. Baş parmağıyla gözümün kenarlarını okşuyordu. ''Bana benim için yaratılmadığını söyleyemezsin.'' Aynı şekilde yerleştirdim elimi yüzüne. Bende onun kara gözlerinin kenarını okşamaya başladım. Az önce damlayan yaşın ardında bıraktığı ıslaklığı sildim parmaklarımla.
''Ağlama.''
Karan Soysal tam dibimdeydi ve benim için ağlıyordu.
Dudaklarımı dudaklarına bastırdığımda hafifçe geriye çekildi. ''Yapma Füsun.'' Ona onu istediğimi göstermek istiyordum.
''Sana dokunmak istiyorum.''
''Şu an çok sarhoşsun. Mantıklı düşünemiyorsun.''
''Mantıklı düşünmek istemiyorum.'' Ona yeniden yaklaştığımda kafamı tutarak nazikçe göğsüne bastırdı.
''Beni tamamen ayıkken istersen seninim... Şimdi değil.''
''Beni özlememişsin,'' dedim üzülerek. Durumu algılayamıyordum çünkü vücudum alev alev yanıyordu.
''Bana bak.'' Elleriyle yüzümü sararak gözlerini gözlerime çevirdi. ''Seni köpek gibi özledim, yemin ederim.''
''O zaman neden duruyoruz?''
''Beni hiçbir şeyin etkisinde kalmadan öpmeni istiyorum. Eğer izin verirsem sana kötülük yapmış olacağım... Ama ben senin kılına zarar gelse kendimi yakarım Füsun.'' Elimi kaslı koluna yerleştirerek içine sokulurcasına göğsüne sığındım yeniden. Bu kez hepsinden sıkı, ona muhtaç gibi.
''Ölsem ne hissederdin?'' dediğimde aniden avucunu dudaklarıma kapattı.
''Füsun.''
''Sordum sadece.'' Dudaklarını yeniden saçıma gömdü ve birden fazla kez öpücük bıraktı. Kokumu içine çektiğine çok emindim. Hatta sabah bunların hiçbirini hatırlamayacağıma da.
''Ölürdüm...''
Uyku beni etkisi altına alıyorken Karan gitsin istemiyordum.
''Ben uyurken gitme, olur mu?'' Gök gürültüsüne bu kez sıçramamıştım çünkü Karan'ın kolları beni sarmalamış kötü her şeyden koruyordu.
''Sabah uyandığında beni burada görmeyeceksin. Söz veriyorum.'' Gözlerimi kapattım. ''Ama gece boyunca gitmeyeceğim, korkma.'' Sadece sustum. Bu an öyle huzurluydu ki uykuya dalana dek onun varlığını hissetmek istiyordum. ''Sen gök gürültüsünden korkarsın Füsun,'' diye mırıldandı. ''Sen gürültülü her şeyden korkarsın... Ben kapatırım kulaklarını, korkma.''
Birbirine girmiş kirpiklerimi açmakta zorlanıyordum ama asıl sorun baş ağrımdı. Alnımda öyle büyük bir zonklama vardı ki daha doğrulamadan avucumu alnıma kapattım. ''Ah.''
Gözlerimi araladığımda hava kapalıydı ve burası benim evim değildi. Dün yemekteydim ama sonra ne olmuştu?
Burası... Bu yatak Karan'ın yatağıydı. Bir dakika. O neredeydi? Burada mıydı?
Ayaklarımı yataktan sallandırarak sıcak zemine bastım. Kalkacağım an titreyen telefonumu fark ettim. Ekranı aydınlanmıştı. Merakla elime aldım ve kilidi açarak gelen mesajı okudum.
''Efsa yurtdışına kaçmak için hazırlanıyor. Geç olmasını istemiyorsan git. Şimdi.
22. Sokak No: 6.''
-Liva Tamay (06.48)