26. BÖLÜM- TEMMUZ GÜNEŞİ
26. BÖLÜM- TEMMUZ GÜNEŞİ
"Bazen kader bizi öyle durumlara düşürür ki, doğruyu yapmakla yanlış yapmış oluruz." -Irvin D. Yalom
Venedikliler kimliklerini gizlemek için maskeli baloyu oluşturmuş zamanında. Doyasıya eğlenmek, özgür hissetmek için. Bunu öğrendikten sonra gitmeye başlamıştım maskeli balolara. İnsanların özenle seçtiği birbirinden farklı maskelerin yanında benim siyah dantelli maskem sabitti. Onu takıyor, onun ardında temiz hissediyordum. Siyahın ardındaki beyaz gibi.
Şimdi tam karşımdaki bu adam bütün karanlığıyla beni gölgeliyor, benim taktığım maskeyi takıyordu. Kapatıyordu kimliğimi, adımı, hayatımı. Her yere kendini siper ediyor, her yerde o savaşıyordu sanki savaşılması gereken bir sahadaymışçasına. Onun kollarıydı aradığım yıllarca. Güvende hissettiğim, tamamen rahatladığım ve tereddüt ettirmeyen tek yer onun yanıydı ve o şimdi bunu benim elimden alıyordu. Böyle olurdu. İnsanlar verdikleri sevgiyi sonra alırlardı ama Karan hiç yapmayacak gibiydi hep. Beni terk etmeyecek, yalanla avutmayacak, sonsuza dek sevecek gibiydi.
O ve ben.
Karan ve Füsun.
Hayır, ben Açelya’yı geri istiyorum.
‘’Lütfen bana öyle bir açıklama yap ki her şey başa dönsün. Bana bir sebep ver Karan, seni unutmak zorunda bırakma beni.’’
‘’İş,’’ kelimesi döküldü dudaklarından. ‘’Vakaları inceliyorum.’’ Boğazımın acısından zorla yutkunmuş, damağımdaki acı tada yüzümü ekşitmiştim.
‘’Hepsini sen incelemiyorsun.’’ Adem elması yerinden oynadığında başını hafifçe salladı. Işık hızında yalan üretmek ister gibiydi ifadesiz bakışları.
‘’Lazım olabiliyor.’’ Boğazını temizleyerek yeniden bana çevirdi gözlerini.
‘’Bana doğruyu söyle,’’ dedim kelimeleri vurgulayarak. Bakışlarını kaçırıyor, göz temasını kesip duruyordu. Hapşırarak hafifçe sendeledim ama duruşumu koruyabildim. Karan onu tanıdığımdan beri hiç bu kadar endişeli bakmamıştı gözlerime. ‘’Gözler yalan söylemez,’’ dedim. Yine yalan söylüyordu.
‘’Katil…’’ dedi kısık bir tonda. Dudaklarını birbirine bastırıp başını öne eğdi. ‘’Katil cinayetlerine başlamadan önce bana kurban listesini göndermişti.’’ Bu ne kadar hızlı söylenmiş ağır bir cümleydi. Onca zaman aradığım katili yanı başımdaki adam bilip susmuş. Beni on beş yıldır seven, her suçuma göz yuman, adımı kalbine kazıyan adam benden en önemli şeyi saklamış.
‘’Ne?! Ve sen bunu emniyete bildirmedin mi?’’ Bir kez daha hapşırdığımda gözlerim iyice sulanmış, bakışlarımdaki netlik bozulmuştu.
‘’Ben aradım. Katili aradım ama bulamadım.’’ Yine yalan söylediğinin farkındaydım ama bu kez üstelemeyecektim. Ele vermek istemiyorsa, ki istemiyor- isteseydi söylemek için çok zamanı olmuştu-, tek ayak üstünde kırk yalan söylerdi. Karan seri katili biliyor ama bunca zaman susuyorduysa bir bildiği olmalıydı. Aklım yine de almıyordu. Bu benim etiğime tersti.
‘’Karan bir seri katilden bahsediyoruz.’’ Durumun ciddiyetinin farkında olduğundan artık pek de emin değildim. ‘’Bu senin tek başına yapabileceğin bir şey değil.’’ Kara gözleri tedirgin bir ifadeyle doğruca gözlerime bakıyordu. Senin uğruna etik bile sikilir. ‘’Ayrıca… Bulsaydın sana zarar verebilirdi.’’ Bu durumdan rahatsız olduğunu anlatan bir ifade sardı yüzünü.
‘’Karan Soysal’a bir şey olmaz Füsun, endişelenme.’’ Gözlerimi odada gezdirdiğimde pantolonumu sandalyenin üstüne atmış olduğunu fark ettim. Avucumdaki zarfı havaya kaldırıp görüş açısına çıkardım, ardından katlayarak birkaç adım attım.
‘’Bu zarfı alıyorum.’’ Katladığım zarfı pantolonumun cebine tıkıştırırken karnıma saplanan ağrıyla iki büklüm eğildim. ‘’Ah!’’ Yanıma gelip karnımın üstüne koyduğum elime yasladı elini. Konuşmasına izin vermeden kaldırdım elimi. ‘’İyileştiğimde,’’ dedim dişlerimi acıyla sıkarak. ‘’Bununla ilgileneceğim.’’ Yürümeye çalıştım ama regl sancısı kadar yüksek bir acıydı karnımdaki. Kasıklarıma ve oradan da aşağı doğru iniyordu. Sanki bedenimde ince, uzun bir şimşek vardı ve her hücremde geziniyordu. Kendimi daha fazla tutamadım. ‘’Adım geçiyor Karan,’’ dedim endişeyle. ‘’Savcı da olsam hepsinden öte bir insanım.’’ Elini başıma koyarak parmaklarını saçlarımın arasına geçirdi. Biraz daha dik durabilmiştim bana dokunduğunda.
‘’Sana zarar vermelerine izin vermeyeceğimi biliyorsun.’’
‘’Ama-’’ Aniden hapşırarak burnumu çektim.
‘’Bunları konuşacağız, söz. Önce iyileş.’’
‘’İyileşmek istemiyorum Karan. Bunca şeyin ağırlığını taşırken ne yapacağımı bilmiyorum.’’ Sesim çatallaşmış, boğazım kurumuştu. Avucum giren acıyla yeniden karnıma indi.
‘’Çorbanı iç,’’ dedi yatağa yürümeme yardımcı olmak için belimden kavradığında. ‘’Bir yerin mi ağrıyor?’’
‘’Karnım.’’ Kalçam yatakla buluştuğunda bir çocuk taşıyor gibi belimden kavradı beni ve aniden sırtımı yatak başlığına yasladı. Masanın üstüne bıraktığı tepsiyi alıp yanıma yerleşti ve dizinin üstüne koyarak çorbayı birkaç kez karıştırdı. Kaşığın ucunu dudaklarına yaklaştırıp diliyle soğuyup soğumadığını kontrol etti. Ardından ekmekten küçük lokmalar kopartarak çorbanın içine attı. Küçükken yediğim mamalar gibi olmuştu kıvamı. Katı ama sulu. Kaşığı iyice doldurarak bir elini kaşığın altına siper etti dökülmemesi için. Bana doğru getirirken yavaşça açtım ağzımı. Tadı dilime vardığı an kaşlarımı havaya kaldırdım. ‘’Çok lezzetli,’’ dedim ağzımdakini yuttuğumda. Sesim hala çatallaşmış haliyleydi. Yeniden bir kaşık daha yedirirken gülümsedi.
‘’Şifa olsun, bal olsun, can olsun.’’ Kaşığı yeniden çorbaya daldırdığında burnumu çektim. ‘’Canımın canı iyileşsin...’’ diye mırıldandı.
Çorbayı birkaç kaşık daha içtiğimde karnımın ağrısı daha da arttı. ‘’İstemiyorum, içmeyeceğim.’’ Israr edip bunaltmak istemiyor gibiydi, kaşığı tepsiye yerleştirerek bir bardak su ve ne zaman getirdiğini görmediğim ağrı kesiciyi paketinden çıkarttı hışırtıyla. Avucundan alıp hemen içtim ve yatağın içine gömülüp sıcak kısımda cenin pozisyonunu aldım. Gözlerimi kapattığımda öyle yanıyordu ki birkaç kez açıp kapattım. Yanımdaki varlığının kalktığını hissettiğimde başımı hafifçe kaldırıp nerede olduğuna baktım. Tepsiyi masaya koyuyordu. Gözlerimi kapatıp başımı yastığa koydum ama adımları çoktan bana yaklaşmıştı. Yeniden yatağa oturarak parmaklarını saç tellerimin arasına geçirdi. İçimi kemirip yok eden o soru ben sormadan oradan gitmeyecekti biliyordum. Ağır ağır gözlerimi araladım. Gözleri gözlerimdeydi.
‘’O kadın kimdi?’’ diye sordum fısıltıyla. ‘’Hani o, bardaki.’’
‘’Anlamadım.’’ Saçlarımı okşadıkça uykumu getirmişti.
‘’Çok samimiydiniz.’’
‘’Kimden bahsediyorsun?’’ Parmakları yanağıma, çeneme ve şakaklarımda dolaşıyordu şimdi.
‘’Yalan söylüyorsun.’’
‘’Parla’ydı.’’ Yutkundum.
‘’Ondan hoşlanıyor musun?’’
‘’O benim avukatım.’’ Üşüme hissiyle üzerimdeki çarşafı boynuma dek örttüm.
‘’Sen aptal değilsin.’’
‘’Yani?’’
‘’O kadının seni elde etmek istediğinin farkındasın.’’
‘’Öyle bir şey yok Füsun.’’ Elimi elinin üstüne koyarak durdurdum.
‘’Öp beni,’’ dedim aniden.
‘’Ne?’’
‘’Niye öpmüyorsun?’’ Bütün ciddiyetimle gözlerinin içine bakıyordum. Kara gözleri milim oynamamıştı gözlerimden. ‘’Katilim diye mi öpmüyorsun beni?’’ Sertçe yutkundum. ‘’Yoksa artık Parla’yı mı öpüyorsun?’’ Dudakları aniden dudaklarıma yapıştığında ruhumu emecek kadar güçlüydü. Geri çekildiğinde bayık bir ifadeyle gözlerimi araladım.
‘’Seni her koşulda severim Füsun. Dünyanın en kötü insanı da olsan, şeytan da olsan, pislik de olsan severim. Tüm dünya sana sırtını çevirse bile sana asla sırtımı çevirmem, beni anlıyor musun?’’
Söylediklerini yok sayarak cevap vermedim. Tamamen yan dönerek ona arkamı döndüm ve gözlerimi sımsıkı kapattım. Uykuya karşı çıkamayacak kadar halsizdim artık. ‘’Birde ciyaklıyor,’’ dedim Parla’yı kastederek. ‘’Yaaa... Karannnn.’’
Ve uyudum.
Yazar.
Füsun artık Karan’ın yalan söylediğini biliyordu. Nedenini, olurunu ya da her neyse onu düşünmek umurunda değildi. Ortada Karan’ın katili bilmesinden, bilip susmasından daha kötü bir düğüm var gibiydi. Katil çok yakınında olabilirdi, belki de kendisi.
Karan titreyen telefona döndüğünde Füsun’un olduğunu algıladı. Birkaç adımda masaya ulaşıp Füsun açarken gördüğü deseni çizdi. Kilit açıldığında sms’e girerek okumaya başladı.
‘’Bana senin çarptığını biliyorum. Maskeni çıkar Füsun... Çıkar ki o şeytani yeşil gözlerini göreyim. Eşit savaşalım.’’ -Liva (11.02)
Mesajı silerek çöp kutusundan kaldırdı. Böyle bir mesajı Füsun’un görmesi can sıkıcıydı. Hiçbir zaman Liva ile savaşmak gibi bir derdi olmamıştı. Üstelik istese onunla uğraşır, açığını bulur ve içeri tıkardı. Bunu hiç istemedi. Birinden nefret etmek demek onu hapishaneye göndermek demek değildi.
Telefonu masaya yeniden bırakıyorken çalmaya başladı. Efsa.
Odadan ayrılarak aramayı yanıtladı. ‘’Alo,’’ dedi kaba bir tonda. Efsa duraksadı ama çok geçmeden konuştu.
‘’Savcım?’’
‘’Savcın yok. Buyur.’’ Karan, Efsa’nın neler yaptığını bilenlerdendi.
‘’Ka-ran mı?’’ diye sordu kekeleyerek, tedirginlikle yutkundu. ‘’Savcım nerede?’’
‘’Ne söylüyorsan söyle Efsa.’’
‘’Ben vaka hakkındaki gelişmeleri aktaracaktım ama-’’
‘’Anlat.’’ Sesi oldukça kararlı ve netti.
‘’Size anlatamam, ben yeniden ararım.’’
‘’Efsa!’’ Aramayı kapatacağı an duyduğu sesle irkildi. ‘’Ya anlatırsın ya da mesleğinden olursun.’’
‘’Anlamadım-’’
‘’Liva ile işbirliği yaptığını biliyorum. Uzatma.’’
‘’Ben bir şey ya-’’
‘’Sakın ağzını açma.’’ Merdivenlerden aşağı inip mutfağa girdi ve su doldurduğu bardağı dudaklarına götürdü. ‘’Anlat ve kapat. Tüm gün bir sürtüğü bekleyemem.’’ Efsa telefonun diğer ucunda titremeye başlamış, hızlı nefes almaya başlamıştı. Elleri zangır zangır oynuyordu. Dudaklarını birbirine bastırıp sakinleşmeye çalıştı. Bildiği şeyleri anlattıktan hemen sonra aramayı kapatıp Karan’ın gazabından kaçmak istedi. Bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu. Karan biliyorduysa savcısına da söylerdi çünkü Efsa’nın bildiği kadarıyla çıkıyorlardı.
Karan su bardağını masaya bırakıp koltuğa yerleşirken merdivenden aşağı inen Füsundu. Kaşlarını çatarak gelen sese dikkat kesildi.
‘’Füsun?’’
‘’Eve gitmek istiyorum.’’ Kendi telefonunu Karanda görünce bakışları eline kaydı. ‘’Telefonum neden sende?’’
‘’Efsa aradı,’’ dedi tok bir sesle. Füsun kollarını birbirine sararak Karan’ın yanına oturdu. ‘’Vaka ile ilgili bilgi verdi.’’
‘’Nasıl?’’ Üşüdüğü için avuçlarını diz kapaklarına yerleştirdi ama saniyeler içinde hapşırdı. ‘’Sana nasıl söyleyebildi?’’ diye sordu kaşlarını çatarak. ‘’Bugünlerde hepiniz kafayı sıyırdınız. Etik denen tek bir şey kalmadı.’’ Onu tehdit ettim, diyemedi Karan.
‘’Önemliymiş. Hemen sana söylememi istedi, şimdi yanına gelecektim.’’
Füsun artık Karan’ın cümlelerine inanmıyordu ama inanmış gibi yapıyordu. Belki onu sevdiğini söylemesi bile söylediği en inandırıcı yalandı, kim bilebilirdi ki.
‘’Doğrudan bilgi alman hoşuma gitmedi Karan,’’ dedi bastırarak. ‘’Yukarıya çık, kıyafetlerimi getir ve Efsa’nın anlattığı her şeyi anlat.’’ İlk kez emir vererek konuşmuş, sert bir mizaca geçmişti ve bunu yapması için itilmişti. Karan ikiletmeden yerinden kalkıp merdivenlerden çıktı. Bir dakika içinde aşağıya inerek kıyafetlerini Füsun’a uzattı. Füsun işaret parmağını havada daire şeklinde döndürerek Karan’ın arkasını dönmesi gerektiğini belirttiğinde istediği gibi döndü. Ağır hareketlerle giyinmeye başladığında bir kez daha hapşırdı.
‘’Deniz Alaf vakasından bahsetti. Otel odasında yatağının bazasında çıplak halde bulunan adamdan. Bir asansör videosu mevcutmuş, izlemişsin.’’
‘’Hı hı,’’ diye doğruladı devam etmesi gerektiğini belirten bir tonda. Pantolonunu giyiniyordu.
‘’Çıplak bulunduğu için herhangi bir cinsel istismara uğrayıp uğramadığına bakılmış, bulunamamış. Bileğindeki balık dışında Mavi’den şüphelenilecek herhangi bir ize de rastlanmamış. İntihar seçeneği durumuna daha uygun ama eğer cinayetse Mavi’nin üzerine atmak için balık çizip ona göre tasarlamış da olabilir, ya da gerçekten Mavi olabilir.’’
‘’Tamam,’’ diye yanıt aldığında arkasını dönüp Füsun’a baktı. Sweatini üzerine geçirirken sadece salise farkıyla gördüğü göğüslerine kaydı bakışları. Sertçe yutkundu ama toparladı. Şimdi bütün ciddiyetiyle gözlerinin içine bakıyordu Füsun. Yan yana oturdular.
‘’Deniz Alaf bir yazarmış,’’ dediğinde alnında kırışmış birkaç çizgi havalandı. ‘’Basımından sonra tepki toplayan bir kitabında ‘’Bütün kadınlar sürtüktür.’’ cümlesi geçiyormuş. Zaten tepki kitaba değil bu cümleye özelmiş. Yediği baskıya rağmen burnu dik tutup sosyal medyasından aynı cümleyi yazıp paylaşmış. Bütün kadınlar sürtüktür. Öldüğü otel odasındaki duvardaysa ‘O bir sürtüktü.’ yazısı bulunmuş.’’ Füsun duvardaki spreyle yazılmış olabileceğini düşündüğü o yazıyı hatırladı ve başını onaylarcasına hafifçe salladı.
‘’Evet.’’ Karan bir anlığına bakışlarını Füsun’un çıkarttığı çamaşırlara çevirdi. Kendisine ait boxer’a ve tişörte. Bir anlığına dokunmak istedi ancak geri durdu.
‘’Ama işin tuhaf noktası orada başlıyor.’’ Dudaklarını yalayarak ıslattı ve Füsun’un gözlerine baktı. ‘’Deniz öldükten yirmi iki dakika sonra sosyal medyasında aylar önce paylaştığı ‘Bütün kadınlar sürtüktür.’ paylaşımı yeniden paylaşılmış. Bunu, arkadaşına şifresini verebilmiş olabilir şeklinde düşündüm ama neden Deniz öldükten sonra onca paylaşımdan sonra bu yazı paylaşılmış onu doğrulayacak mantıklı bir tez bulamadım.’’
‘’Belki de henüz öldüğünü bile bilmiyordu Deniz’in,’’ diye ekledi Füsun. ‘’İlişki dinamiklerini bilmiyoruz, pr için düzenli aralıklarla paylaşmış olması da muhtemel. Tabii durumun tuhaflığını açıklayacak kadar geçerli bir sebep de değil.’’
‘’Ben senden sonra incelemeye gittiğimde ayak bileğinde kesik buldum. Ayak ve bacak birbirinden tamamen ayrılmıştı ama sanki bedeni buz tutmuş gibiydi çünkü eti bembeyaz ve temizdi. Hiç kan akmıyordu.’’ Füsun koltuktan kalktı.
‘’Ben adliyeye geçeyim, bu vakaya bakmam lazım.’’ Karan da kalkarak Füsun’un koluna dokundu.
‘’Hastasın,’’ dedi kısık bir tonda. ‘’Kendini çok yorma.’’ Füsun başını salladı. Elini cebine atarak tek hamlede aracın kontağını çıkarttı. Kapının önüne ağır ağır ilerlerken buraya çantasız geldiğini hatırladı. Telefonu Karanda unuttuğunu fark edince olduğu yerde durup arkasına baktı. Az önce çıkarttığı boxer’ı Karan’ın burnuna çıkarttığını gördü. O Füsun’un giydiği iç çamaşırını mı kokluyordu?
‘’Telefonu-’’ Yakalandığını fark ettiğinde burnundan çekerek koltuk başlığına bıraktı çamaşırı. Telefonu alıp Füsun’a doğru yaklaştı ama gözlerine bakamamıştı. Füsun hastayken ve hatta onca şeyden sonra aralarındaki iletişimsizlik öylece duruyorken onu ne kadar özlediğini nasıl söyleyebilirdi ki.
Füsun öksürdükten sonra telefonu alıp cebine attı. Kapıya doğru ilerledi, elini kulpa attı ve yeniden arkasına döndü. Bir anda duraksadığından Karanla dip dibe kalmışlardı. Dudaklarının arasında bir karış mesafe kaldığında boyunun uzunluğundan aşağıya doğru bakan Karan, sıcak nefesini Füsun’un yüzüne doğru verdi. Sadece ve sadece birbirlerinin gözlerine baktılar arzuyla. Birbirlerini yemek istercesine ama bir o kadar da uzak bir istek olduğunu bilerek bakıyorlardı. Baktılar.
Bir dakika.
Füsun kulpu aşağıya doğru çevirdi ancak kapıyı aralamadı, gözlerini Karandan ayırmıyordu.
İki dakika.
Karan bir an olsun kırpmadı gözlerini. Bir insan iki dakika boyunca gözünü kırpmadan durabilir miydi bilinmez ama gözünün önünde Füsun varsa eğer, Karan dururdu.
Gözleriyle konuştular.
Seni seviyorum.
Kendimden nefret ediyorum.
Canım...
Hoşçakal.
Göz temasını kestiği an kapıyı araladı ve hızlı adımlarla aracına doğru yürümeye başladı. Karan ardından gidişini izledi.
Onun yatağında uyudun. Onun duşunda yıkandın ve onun yaptığı çorbayı içtin. Hala ona karşı aynı yoğunlukta mı hissediyorsun Füsun?
Emniyet kemerini taktı ve çoktan yola çıktı. Evi buraya yakındı, önce oraya sürdü. On dakika içinde eve gelmişti. Üzerine resmi kıyafetleri hapşırık eşliğinde giyindi. Kendisine çeki düzen verip evden ayrıldı.
Hava bugün güneşliydi. Temmuz ayına girmişlerdi. Isınmak bilmeyen hava nihayet ısınıyordu. Terleyerek üzerindeki ceketi çıkarttı ve yan koltuğa bıraktı. Bir yola bir kaldırıma bakıyordu. Radyoyu açtı, haberler arkada anlatılırken Füsun havanın güzelliğini düşünüyordu.
Temmuz güneşi.
Çocukken tanıştığı güzeller güzeli bir arkadaşı geldi aklına. Kızıl uzun saçları vardı. Onu hatırladı. Temmuzlardan nefret ederdi.
Füsun temmuzları çok severdi.
Kanalı değiştirdiğinde haber kanalı kapanmış, şarkı kanalına geçmişti. Arkada tıngırdamaya başladığında çoktan adliyenin bahçesine yaklaşmıştı. Emniyet kemerini çıkartarak aracı bahçeye sürdü. Park ederek ceketini üstüne giydi. Eşyalarını alıp araçtan indi, kontağa bastı ve adliyeye yürüdü. Haftanın ilk günüydü. Her sabah adliyeye adım attığı an kendisini ait olduğu yere gelmiş kadar tatmin hissediyordu. Bu bölümü, bu konumu ve bulunduğu yeri seviyordu. İşkolik Füsun yine sahalardaydı.
Odasının kilidini onu koridorun en ucundan gören Efsa açmış, kendi odasına çekilmişti çoktan. Füsun neden kendisine günaydın diyip selam vermediğini düşündü ama fazla üstünde durmadan odaya geçip kapıyı kapattı. Eşyalarını portmantoya asıp masasına yerleşti ve telefona sarılarak Efsa’yı aradı. Hemen açılmıştı.
‘’Bir türk kahvesi lütfen.’’ Cevap vermesini beklemeden aramayı kapattı. Derin bir nefes çekip masanın üstündeki Deniz Alaf dosyasını incelemeye koyuldu. Saçlarını çekmeceden aldığı siyah bir kalemle tutturup salaş bir topuz yaptı ve okumaya başladı.
Deniz Alaf, yaş 28, erkek. Antalya’dan İzmir’e iş için gelmiş.
Elindeki kağıdı bırakıp ölüm dosyasındaki belgeyi aldı.
Ölüm nedeni saat 04.15’te Kan Kaybı olarak yazılmışken yaklaşık üç dakikanın ardından saatin üstünü karalanıp 04.18’te Oksijensizlik olarak düzeltilmişti.
Ölüm nedeni gerçekten kan kaybı olmalıydı çünkü Karan’ın anlattıklarına göre ayak bileğinde bir kesik vardı ve çok önce kesilmiş, kan durdurulmuştu. Bacağı tertemiz demişti, bulunduğunda eti bembeyazdı. Cesedin üstü tamamen örtülmüş, kesik hiçbir şekilde göz önünde bulundurulmamıştı. Neden gerçek ölüm nedeni saklanıyordu ya da böyle bir şey yoktu ve Füsun mu paranoyak olmuştu bilmiyordu. Telefonu aldı ve Yekta Komiser’i aradı. Saniyeler içinde yanıtlanmıştı.
‘’Günaydın savcım,’’ dedi Yekta neşeli bir tonda. Tıpkı tonton bir dede gibi gelmişti sesi.
‘’Günaydın komiserim. Deniz Alaf dosyasını inceliyorum.’’
‘’Kolay gelsin savcı hanım, buyurun.’’
‘’Otelden asansör harici koridor veya diğer alanlara ait kamera kayıtları istendi mi?’’
‘’Kameranın arızalı olduğunu bildirerek başka bir kayıt verilmedi. Açıkçası hiç inanmadım, bende onu inceletiyorum Füsun savcım.’’ Füsun sesli bir nefes vererek dudaklarını ıslattı.
‘’Komiserim,’’ dedi ve boğazını temizledi. ‘’Bu işin içinde bir bit yeniği var belli ki. Ya katili bilip susuyorlar ya da otelin itibarını korumak ve bu tarz haberlerle anılmamak için karışmıyorlar. Yapılan hangisi olursa olsun suç.’’
‘’Araştırıyorum ama bir şey çıkar mı emin değilim savcım.’’
‘’Teşekkür ederim. Kolay gelsin.’’ Aramayı kapattığında kapıyı biri tıklatmıştı. ‘’Gel.’’
Odaya giren Efsa’dan başkası değildi. Yüzündeyse bu zamana kadar takınmadığı bir ifade vardı. Türk kahvesini küçük metal bir tepside ağır ağır masaya doğru taşıdı. Dökmemek için odaklanmış, sonunda tepsisiyle birlikte masaya koymuştu ama bir gariplik vardı. Boynuna taktığı çantasını ve çantasından sarkan ince kot ceketi fark etti Füsun. Arkasına doğru çevirdiğinden öne doğru kaydığında görebildi. Kaşları çatıldı. ‘’Efsa neyin var?’’ Kahve fincanını tepsiden çıkartıp Füsun’a uzattı. Boş tepsiyi masanın en ucuna bırakıp birkaç adım geriye gitti. Ağzını bıçak açmıyordu, beti benzi atmış gibiydi. ‘’Efsa?’’ Elini kaldırıp havada salladı daldığı yerden gözlerini çekmesi adına.
‘’Savcım...’’ diye mırıldandı çatallaşmış sesiyle. Güçlü bir şekilde öksürerek yutkundu.
‘’Hasta mısın? İzin mi isteyeceksin?’’ Efsa başını hayır dercesine sağa sola salladı.
‘’Ben... Bir şey-’’ Biraz daha sendeledi geriye, kapının yanına doğru. ‘’Yaptım.’’ Kıpkırmızı olmuştu.
‘’Ne yaptın?’’
‘’Klozetin tıkandığı vakada kayıtları silen bendim,’’ dedi bir adımı artık odadan çıkmışken. Füsun gerilerek gözlerini kocaman açtı. Yutkunamamıştı, Efsa’ya güveni tam şimdi yıkılıyordu tıpkı domino taşı gibi bir bir. ‘’Liva beni tehdit etti savcım.’’ Gözyaşları yanaklarından aşağı akarken nefesleri hızlandı. ‘’Çok özür dilerim. Sizi çok seviyorum.’’ Zaman akmayı durdurmuştu. Efsa kapıyı Füsun’un kalbine çarparcasına sert çekip koşar adımlarla adliyeden çıkarken Füsun olduğu yere çakılmış gibi hissetti. Hayal kırıklığı, öfke, ihanet... O an hissettiği her şey karışmış, bir bütün olmuştu. Saniyeler sonra koltuktan fırlayıp kapıyı açtı ve koridorda her yere bakındı. Efsa’nın odasına, banklara, insan kalabalıklarına, elindeki dosyalarla yürüyen savcı ve başsavcılara. Koşarak binadan çıktı. Bahçeye, araçlara, kapının önüne baktı ama Efsa yoktu. Kapıdaki güvenliklere ilerledi. Onlarla her zaman sohbeti olmuştu ve herkes adliye çalışanlarını tanırdı.
‘’Efsa buradan mı çıktı?’’ diye sordu endişeli bir tonda.
‘’Evet savcım.’’
‘’Hemen! Hemen onu bulun, koşun.’’ Adliyeye koşar adımlarla girip odasına geçti ve Yekta Komiser’i aradı. Arama açıldığında nefes nefeseydi. ‘’Komiserim,’’ dedi sesli nefesler vererek. ‘’Efsa için hemen arama ekibi oluşturun. Evine arama yapılsın.’’
‘’Hemen yapıyorum.’’ Telefon kapandığında sakinleşmeye çalışarak elini kalbine götürdü.
Eğer Liva’ya dair şüphe varsa bunu kanıtsız yürütemezdi. Bir dosya açamaz, boş bir balon gibi elinde patlatırdı. Liva hakkında endişelenmek, gözaltına alabilmek için Efsa’nın tanıklığına ve hatta Efsa’nın vereceği kanıtlara ihtiyacı vardı. Emindi artık. Efsa sadece bilmiyordu, Liva’ya dair elinde başka şeyler vardı. Bütün motivasyonu Efsa’yı bulmak, onu bulurkense Liva’ya hiçbir şey belli etmemekti. Liva, Efsa’nın onu ele verdiğini öğrenirse kaçardı. Kendisinden başkasına bir şey söylemediğini umdu Füsun. Efsa’nın o odaya gelmeden önce gördüğü herhangi birine Liva hakkında bilgi vermemesini diledi.
Kahvesinden artık dumanlar çıkmıyordu. Belli ki buz gibi olmuştu ve Füsun’un kafasındaki şeytanlar durmuyordu. Planlar kurdu. Sadece Efsa için değil, başkaları içinde.
Mesai boyunca Deniz Alaf dosyasına odaklanıp Efsa ile ilgili bir telefon bekledi ama arayan olmadı. Mesai saati bittiğinde eşyalarını alarak odadan çıktı. Efsa’nın odasından aldığı anahtarla odasını kilitleyip anahtarı çantasına attı. Bahçeye çıktı, aracına bindi ve oradan ayrıldı.
Saat eve gelene dek 19.30 olmuştu. İş çıkışı saatleri hep trafik oluyordu. Bir türlü ısınmayan o hava artık ısınmaya başlamıştı. Üşümüyor, ceketini gün boyu çıkarıyordu.
Eve geldiğinde sıcak havayla karşılaştı. Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Yaz gelince, güneş tepede belirince içi ısınıyordu. Her şeyi, gündüz yaşadıklarını bir kenara bırakmak istedi. Eskisi gibi eve iş getirmek istemiyordu. İşi adliyede bırakıp buraya adım attı. Efsa’yı unuttu, dosyayı unuttu. En son evinin her yerine yerleştirdiği zambaklara kaydı bakışları. Çok güzellerdi.
Tüm gün içinde sıkıştığı kıyafetleri çıkartıp uzun zaman sonra giymek istediği mini kahverengi eteği aldı eline. Üzerine ince, uzun kollu bir tişört çıkarttı. Salaş ve eteğin üzerine doğru iniyordu. Tokasını saçlarından sıyırarak tutamlarını serbest bıraktığında aynada kendiyle göz göze geldi. Açık bırak saçlarını, kendinin düşmanısın. Böyle… Açelya. Böyle güzelsin. Yutkunarak dudaklarını birbirine bastırdı. İnsan işin sonunda iyi hatırlamak istiyordu onca zaman elini tuttuğu kişiyi. Hala özlemekten, sevmekten değil de onca zamanın hatırına küçük bir tebessüm edebilmek için işte. Füsun, Pars aklına her düştüğünde kendine acıyarak bakacak bir sebep buluyordu.
Kahverengi tonda bir dudak kalemiyle çizdi dudaklarının kenarını. Ortasını pembemsi bir nemlendirici ile doldurduğunda dolgun ve çok hoş görünmüştü. Elleriyle saçlarını düzeltti. Saçları uzuyordu. Kakülleri gözünün hemen üstünde bitiyordu artık. Portmantoya ilerledi, kahverengi babetlerini giyindi ve aklındakini uygulamak için evden çıktı. Kapıyı kilitleyip aşağı indiğinde gözleri parladı. Sokağın başında gördüğü taksiye parmaklarını ağzına yerleştirerek ıslık çaldı. Taksi saniyeler içinde önünde durduğunda beklemeden bindi.
‘’Nereye gidelim?’’ dedi kırklarındaki şoför.
‘’Sürün, söyleyeceğim.’’ Telefonun kilidini açıp Yekta’dan gelen konumu açtı. ‘’Hiç uğraşmayın,’’ dedi telefonu şoföre doğru uzatırken. Tarif etmeye uğraşmak istemedi. Harita telefonunda açıktı zaten. ‘’Buraya lütfen.’’ Şoför, Füsun’un telefonunu alıp kendi telefonunu tutturduğu yere sabitledi ve sürmeye başladı. Füsun havalar ısındı diye sevinse de akşam olunca serin çıkmıştı. Bu kadardı işte güneş. Bu kadardı güzel hava.
Bunu düşünürken havadan çıkmış olduğunu çoktan anlamıştı. Bazı şeyleri hep çok isteyip hiç sahip olamamıştı. Kırgınlıkların konuşulabildiği ilişkiler, öğüt vermeden yalnızca dinleyen bir dost, yapmaktan korktuğun için ertelediğin o şeyi yaptığında aslında her şeyin mahvolmadığını görmek, yalnız kalmak istediğinde anlayışla karşılayan ama konuşmak istediğinde yine de orada olan insanlar.
Eskiden beri hayatındaki insanlar için enleri oldu. En sevdiği rengin mavi olduğunu söyledi, buna kendini inandırmaya çalıştı ama yapamadı. Füsun mavi rengini o kadar da sevmezdi; ama o insanlar hayatında olduğu zaman kendini o kalıba göre yaşamak zorunda gibi hissediyordu ve her zaman yanlarına yakışmaya çalışıyordu. Sanki en küçük yanlışında uçup gidecek, onu sevmeyecek ya da herhangi bir fikrini fazla sığ bulacaklardı.
Bazen kendine şans vermek gerekiyordu yeni deneyimler yaşamak adına; çünkü kendi içinde seni kurtarabilecek senden başka kimse yok.
Cama düşen damlayla yağmur yağacağını anladı. İzmir her akşam kalabalıktı. İnsanlar ya çok sosyaldi ya da çok yalnız -o kadar yalnızlardı ki kendilerinden kaçmak için dışarıya atıyorlardı kendilerini belki. Kaldırımda kol kola girmiş genç kızları, şemsiye açıp altında öpüşen çiftleri gördü gireceği pub’a yaklaşırken.
‘’Burada inebilirim.’’ Şoför telefonu yerinden çıkartarak aracı durdurdu. Nakit ödeyerek indiğinde alnına düşen damlayla yüzünü buruşturdu Füsun. Saniyesinde nasıl da yakalamıştı onu ama.
Adımları bara yöneldiğinde girişe dek gelen şarkıyı duydu. Mekanın ışıkları kırmızı mavi yanıyor, ortaya toplanan insanlar çılgınca eğleniyordu. En köşeye, birkaç kişinin şarkı dinleyerek sohbet ettiği yere geçti. Herkese uzak boş masaya oturup barmenlere göz gezdirdi. Yekta’nın dediğine göre Göktuğ serbest bırakıldığında burada çalışmaya başlamıştı ve onunla işi vardı.
Bar kısmına yürüyerek bir bira ve yanında kızartma tabağı isteyerek hazırlanmasını bekledi. Çok gürültülüydü, Füsunsa henüz hastalığı atlatmış değildi. Başını şişirecek gibiydi bu şarkılar ama Göktuğ ‘u uyarması gerekiyordu.
‘’Ben getiririm, siz oturun lütfen,’’ dedi barmenlerden biri burnundaki piercingi düzeltirken. Füsun hafifçe tebessüm ederek masaya geçti. Her yerden kahkahalar ve laubalilik kokan cümleler duyuyordu.
Gürültünün içinde kendi içini aramak.
“Hanımefendinin borcu yok.”
Tıraş köpüğü kokusu, cüretkar bir ses ve onu destekleyen hareketler. Tam başında dikilmiş bacaklarını dikizleyen orta yaşlı ama oldukça çekici duran adamı fark etti. Hatırlıyordu da bundan bir yıl önce sivri topuklularını silah yapıp gözlerine bakmış, içki bardağını kafasında kırmıştı birinin. Bu denkleme hakimdi ama bu kez, kendi kalbini sökmek istiyordu yerinden.
Küçük çantanın içinden çıkarttığı kimliği gözlerinin önüne serdiğinde tek kelime etmesine gerek kalmadan yanından ayrıldı adam. Kimliğinin orta yerinde, Türkiye Cumhuriyeti Savcısı Füsun Açelya Saraç yazıyordu. O sırada barmen karışık kızartma sepetini ve fıçı birayı masaya bırakarak Füsun’a baktı.
‘’Başka bir isteğiniz var mı?’’ Başını hayır dercesine sallayarak birayı kafasına dikti. Bir şey demeden çalıştığı bara döndü barmen. Gözü biraz daha gezindi oralarda ama Göktuğ hala ortalıkta yoktu. Biradan bir koca yudum daha aldı. Boğazından aşağı yakarak indi. İçiyordu ama olmuyordu. Deniyordu.
Seni unutamıyorum Karan, diye mırıldandı gürültünün içinde. Kendisi bile zor işitmişti.
İç çekmekle yetindi. O da bu çarkın içindeydi. Dönüyorsa katkısı vardı. Mekana girer girmez hanımlar, lavuk tipli adamlarla görünmez bir anlaşma imzalıyor gibiydi. Sana asılabilir, hesabını öder ve bu yalnızca başlangıç kısmı. Kabul etmiyorsan tonla hakaret, ediyorsan sabahında uyandığın bir yabancının yatağı.
Kolonyalı parfümleri Füsun’un burnunun direğini sızlattı. Karan’ın kokusu öyle değil, o başka, ezberinde.
Füsun, evi neresi bilmiyordu. Gecenin yarısı bir bardaydı. Öylesine istediği bir içeceği yudumluyor, ne kadar içse de unutamıyordu. Anlamsız bakışları dolaşıyordu dans eden insanların üstünde, yanıp sönen bu ışıklarda ve oturduğu yerden görebildiği çıkış kapısının aralığından yağan yağmurda. Yanından tanımadığı arkadaş grupları geçiyor. Sarhoş olduğuna emin bir bakışla gülüyorlar Füsun’a, geçip gidiyorlar yanından.
Çantasına sıkıştırdığı sigara paketini çıkartıp saniyeler içinde yaktı ve dudaklarının arasına yerleştirip bir nefes çekti ciğerlerine, tıkandı. Normalde de tıkanıyordu, üstelik hastaydı da şimdi. Boğazları şişmiş acıyordu. Öksürmekten boğazı acısa da hiçbir şey yapmadı. Kendine yabancı. Yabancıların arasında kendine yabancı.
Yabancıların arasında kendine yabancı.
Füsun’a en uzak masaya oturdu kapıdan giren arkadaş gruplarından biri. Sarışın kızlardan biri yanındaki oğlana bir şeyler söylerken bakışları Füsun’a değip geçti. Füsun’un onu gördüğünü fark ettiğinde, kız eline menüyü alıp oyalanmayı tercih etti. Ya aralarında bir şeydi ya da Füsun’un tek başına oturuşuna acımıştı. Ben olsam bende bana acırdım, diye mırıldandı bu kez. Yapayalnızım.
Cebinden telefonunu çıkarttı ve rehberine girdi. Tam 159 kişi vardı. Yüz elli dokuz. Arayacak kimsesi yoktu. Arasa açıp dinleyecek kimse yoktu. Buydu.
Kendi kendine öfkelendi. Kendineydi ama sarışın kıza doğrulttu hepsini. Gidip masalarını dağıtmak istiyordu. Susuzluğu gittikçe arttı, kendiyle bile konuşmak istemiyordu. İnsan bazen kendiyle bile konuşamıyordu bazı şeyleri. Bu partide yalnızdı. Hoş, en azından son dansını edene dek.
Telefonu aydınlandığında zamanın ne kadar çabuk geçtiğini algıladı. Saat 10. Ne geç, ne erken, on. Başını masaya koyup uyumak istedi ama buna yenik düşmemek için kabanını aldı sandalyenin gövdesinden. Masadan kalktığında kollarında dövme, elinde şişe bira olan Göktuğ’u bar köşesinde çalışırken fark ediyor. Eşyalarını toplayıp o köşeye ilerledi ve boş yüksek sandalyelerden birine yerleşti. Kızartmasına gömülüp Göktuğ’un onu fark etmesini bekledi.
Göktuğ, Füsun birayı kafasına diktiğinde onu fark etti. Ona doğru yaklaşarak elini tezgaha koydu.
‘’Yeni mi geldin?’’ Füsun dudaklarını bükerek başını salladı.
‘’Oldu biraz.’’ Biraya çevirdi bakışlarını Göktuğ.
‘’İyi bir şeyler vermemi ister misin?’’
‘’Kokteyl versene,’’ dedi Füsun gülerek. Eteğini düzeltirken Göktuğ’un bakışları da eteğe inmişti.
‘’Nasıl olsun?’’
‘’Keyfine göre,’’ diye yanıtladı Füsun. ‘’Güzel bir şey hazırla bana.’’ Karşılıklı gülümsediler. Şarkı değişmiş, kafa açacak cinsten parçalar başlamıştı. ‘’Şu playlist’i düzenleyin artık.’’ Göktuğ kokteyli hazırlamaya koyulmuşken yan bakışlar atarak kesmeye devam ediyordu. Füsunsa aç midesini sağlıksız kızartmayla dolduruyordu. En çok patates ve salamlardan atıyordu ağzına bir bir. Üzerine mayonez sıktığı soğan halkasına batırdı kürdanı. O arada önüne itilen kokteyli gördü. Tepesinde renkli bir kamış ve portakal dilimi vardı. Kaşlarını kaldırarak işveli bir bakışla karşıladı. Göktuğ yüz bulup eldivenlerini çıkarttı. Boş bir sandalye çekerek Füsun’un yanına oturdu. Arada mesafe bırakmamıştı ve neredeyse dizleri birbirine değecekti. Füsun kokteyle dokunmamıştı henüz. Kızartmalara ard arda ketçap ve mayonez sıkarak yiyordu. Göktuğ patateslerden birini alıp ağzına attı.
‘’Neden?’’ dedi Füsun’un güzel yüzünü incelerken. ‘’Neden her gece barlardasın, seni buraya düşüren ne Füsun?’’ Füsun yarısı dolu küllüğü önüne doğru çekerek sigara paketinden çıkarttığı dalı yaktı. Dudaklarının arasına koyup bir nefes çekti.
‘’Sen,’’ dedi gülümseyerek, hiç düşünmemişti. Bakışlarını Göktuğ’un dövmeli iri kollarında, boynunda ve alnında beliren damarda gezdirdi. Göktuğ hayretle kaşlarını kaldırdı.
‘’Ben?’’
‘’Sen.’’ Bir nefes daha çekti sigarasından. ‘’Ben senden hoşlanıyorum Göktuğ.’’
‘’Abi müşteriye bakar mısın!’’ Barmenlerden biri Göktuğ’a seslendiğinde Göktuğ irkilerek arkadaşına döndü. Arkadaşı oraya gelmesini gerektiren bir işaret yapıyorken Füsun’a bir şey söylemeden masadan kalktı. Şaşkınlıktan delirmişti. Biri söylese böyle bir şey olacağı aklının ucundan dahi geçmezdi. Neydi yani, Füsun gerçekten ondan hoşlandığı için mi her gece bara, Göktuğ’un yanına geliyordu?
Füsun kokteyli kokladı. Göktuğ işi halletmiş yeniden yanına doğru geliyorken dirseğiyle çarptığı kokteyli yere düşüren Füsun gözlerini kapatıp açtı. Alkol çarpmış gibiydi. Kırılan cam parçaları her yere dağılmıştı. Füsun parmaklarını alnına yerleştirip gözlerini kapattı.
‘’Kokteylden mi içtin?’’ diye sordu Göktuğ elini Füsun’un koluna attığında. Füsun onaylarcasına başını salladı.
‘’Çarptı herhalde. Hastayım da biraz.’’ Göktuğ, Füsun’un kolunu okşayarak duyduğu cümlelerden cesaretle önce saçlarına çıkarttı parmaklarını. Füsun elini karnının üzerine yerleştirdiğinde yüzü ekşidi. Diğer eli hala alnındaydı fakat titremeye başlamıştı.
Göktuğ ona daha da yakınlaşarak üzerine doğru eğildi. Omzuna düşmüş saç tutamını alıp kulağının ardına itti ve Füsun’un açıkta kalan boynuna baktı. Beyaz ve çekiciydi. Elini Füsun’un beyaz bacaklarına attı. Yukarıya doğru kaydırarak üst bacağına dek okşadı. Tepki yoktu. Kollarına ve omuzlarına, saçlarına, yanaklarına çıkardı parmaklarını. Dudaklarını Füsun’un boynuna doğru götürüyorken Füsun sandalyeden kalkarak tezgahtan tutundu.
‘’Ah, başım dönüyor.’’ Göktuğ kalkarak önünde dikildi. Gülerek Füsun’u baştan aşağı süzdü. Onu gördüğü ilk günden beri sadece yatağına almak istiyordu. Füsun sendelediğinde bileğinden sıkıca tuttu.
‘’İstersen,’’ diye fısıldadı kulağına doğru eğildiğinde. Kokusunu iyice çekmişti içine. ‘’Seninle ilgileneyim Füsun.’’ Dürtüleri onu ele geçirmişti. Füsun’un başını göğsüne doğru yaslayarak bedenini kendine doğru bastırdı. Onu sararak barın arkasına götürdü.
Soğuk bir odaya girdiğinde kapıyı arkadan kilitleyerek anahtarı kilitte bıraktı. Odada sadece eski ve toz içinde bir koltuk vardı. Duvarlar gri ve soyulmuş, yerlerse beyazdı. Tavanın köşelerinde örümcekler ağ yapmıştı. Işık loş bir sarıydı. Füsun’u koltuğa doğru götürerek yavaşça oturttuğunda bir saniye beklemeden dudaklarını Füsun’un boynuna götürdü.
Füsun eteği sıyırarak altına giydiği jartiyerin lastiğine sıkıştırdığı çakıyı tek hamlede çıkartarak Göktuğ’un bacağına sapladı. Acıyla inlediğinde Füsun altından kalkarak onu ittirdi. Göktuğ bağırarak yere düştü. Çakının girdiği yere kapamıştı avucunu. Füsun çakıyı aldığı yere sıkıştırıp eteği düzelttiğinde kahkaha attı. Küçümseyerek Göktuğ’a yaklaştı ve yüzünün tam dibine girdi.
‘’Bu,’’ dedi işaret parmağını sallayarak. ‘’Sana son uyarımdı. İki oldu Göktuğ. Üçüncüyü yakalarsam müebbet yersin, çürütürüm seni içeride.’’ Saçlarını düzelterek az önce Göktuğ’un öptüğü kısmı sildi elinin tersiyle. ‘’İnsanların içkisine bir daha uyuşturucu katarsan sonunu getiririm.’’
‘’Sen içmedin mi onu sürtük?!’’ Füsun onu aşağılarcasına güldü. Sırtına doğru güçlü bir tekme savurdu.
‘’İçmiş gibi mi görünüyorum orospu çocuğu?’’ Göktuğ’un bacağından kanlar akarken Füsun etrafta gezdirdi gözlerini. Koltuğun en kıyısına sıkışmış küçük bir bez parçası ilişti gözüne. Onu alarak Göktuğ’a verdi. ‘’Sar yaranı.’’ Odadan çıkmak üzere kapıya ilerledi ve anahtarı çevirerek kilidi açtı. Kulpu çevirdi ancak açmadı. Yeniden Göktuğ’a dönerek ne yaptığına baktı. ‘’Benden şikayetçi olursan ne olacağını biliyorsun. Bence cüret bile etme...’’
Oradan ayrılarak kalabalığın arasından dışarıya doğru süzüldü. İnsanlar her şeyden habersiz remix şarkılarda dans edip içkisini yudumluyordu. Sağ köşedeki duvarda birbirini elleyen bir çift vardı. Tuvaletin çıkışında mininin de minisi etekler giymiş kızlar. Pezevenk gömleği denecek kadar iğrenç desenli gömlekler giyen erkekler...
Yağan yağmuru gördüğünde dudaklarını birbirine bastırarak çıkışa vardı. Bu kez ıslanmak umurunda değildi. Yürümek istiyordu. Sokağa çıktı. Saçlarının arasından giren yağmur damlalarını hissediyordu. Annesi böyle yağan yağmurlara hep aptal ıslatan derdi. Ne hızlı ne de yavaştı. Gerçekten aptalları ıslatırdı, Füsun gibi. Füsun aptal mıydı?
Sokağın köşesini döndüğünde çarptığı sertlikle önce öne ardından arkaya sendeledi. Kafasını kaldırıp baktığında sertçe yutkunmuştu. Kalp atışı hızlandı.
‘’Karan,’’ diye mırıldandı yavaşça. Ardından yanındakine kaydı bakışları. Parla. Kırmızı bir elbise vardı üzerinde. Yan yanalardı, bu saatte yan yana ne yapıyorlardı?
‘’Selam,’’ diye söze girdi Parla. Onu baştan aşağı süzdüğünü fark etmişti. Aynı şekilde inceledi Füsun’u. Ayrıca tek inceleyen Parla değildi. Karan’ın bakışları Füsun’un mini eteğine indiğinde yutkundu. Diliyle dudaklarını ıslatarak yeşil gözlerine baktı.
‘’Üşürsün,’’ dedi Karan kekeleyecek gibiyken. Füsun’un daha da dibine girdi. ‘’Böyle üşürsün. Hastaydın.’’ Füsun parmak uçlarına çıkarak Karan’ın kulağına doğru yaklaşmaya çalıştı. Karan hafifçe eğilerek ona yardımcı oldu.
‘’Üşümem,’’ diye mırıldandı sıcak nefesi Karan’ın çenesine iniyorken. ‘’Az önce birini bıçakladım... Kanı çok sıcaktı.’’ Karan gözlerini kocaman açarak hayretle baktı.
‘’Ne?!’’ Füsun parmağını dudaklarının üstüne götürdü.
‘’Şşş, sessiz ol.’’ Ardından dudaklarındaki gülüş silindi. Ona olan özlemini her zerresinde hissedebiliyordu. Birbirlerine ciddiyetle diktiler gözlerini. Parla sesli bir nefes vererek yanlarından ayrılırken kıskançlık vücudunu sarmıştı.
Karan dürtülerine engel olamayarak Füsun’un iki bileğinden de kavrayarak üzerine doğru yürüdü. Hemen arkasındaki grafitili duvara doğru sendeledi Füsun. En son çarpacakken Karan avucunu duvara koydu. Füsun sırtını onun eline çarparak köşeye sıkıştı. Nabızları hızlanmıştı. Füsun parmaklarını Karan’ın karnına yerleştirdi. Oradan aşağı doğru kaydırdı bastırarak. Kasıklarına, kemerine ve erkekliğine. Dip dibe, nefes nefeselerdi.
‘’Füsun...’’ dedi vurgulayarak. Füsun’un adını dünya üzerinde en içten söyleyen kişi Karandı. Dibine dek hissediyordu Füsun’a olan aşkını. ‘’Bana böyle bakmaya devam edersen seni tuttuğun şeye oturturum...’’
‘’Bana dokunmak istiyorlar,’’ diye fısıldadı Füsun bayık bir ifadeyle bakarak. Karan’ın dudaklarını, sakallarını ve kollarını incelerken parmakları aşağıları okşuyordu. Karan’ın istemsizce dudakları aralanmıştı. ‘’Ben seni istiyorum Karan.’’
Karan sağ elini Füsun’un yanağına koyarak gözlerine baktı ama Füsun duygularının yüksekliğinden ötürü bayık bir ifadeyle ayırmıyordu gözlerini gözlerinden. ‘’Sana kim dokunmak istiyor?’’ diye sordu Karan, öfkelenmişti. Füsun’una dokunmaya kim cüret edebilirdi.
‘’Göktuğ,’’ kaçtı Füsun’un dudaklarından aniden.
‘’Kim?’’
‘’Barmen.’’ Dudaklarını Karan’ın dudaklarına yapıştırdı ve hemen geri çekilerek iradesine sahip çıkamamasından ötürü kendine sinirlendi. Karan’dan kaçmak için oradan ayrılırken Karan sadece arkasından bakakaldı.
Füsun sokağın köşesinden kaçar adımlarla dönerken direk gibi durmuş ona bakan kişi Parstı. Neydi bu? Sokaklardan kaçamayacak mıydı. Önce Karan sonra Pars.
Arkada aracı vardı. Füsun onu umursamadan dümdüz yürümeye devam etti. Pars arkasından koşarak onu yakaladığında aracın yanında durmuşlardı. Parmaklarını bileğine dolayarak üzerine yaklaştırdığında Füsun nefesini tuttu. Bunca koşturmaca arasında hastalığını unuttuğundan halsiz hissetmeye, boğazının ağrısını yeniden hissetmeye başlamıştı. Üstelik bacakları çok üşümüştü. Üzerindeki salaş tişörtü eteğin üzerine daha da çekiştirerek kapatabildiği kadar kapatmaya çalıştı.
‘’Açelya, herkes her şeyin farkında...’’
‘’Yapma Pars.’’ Bileğini ondan çekecekken üzerine doğru daha da eğilerek dudaklarına yaklaştı ve aralık araç kapısını sertçe ittirdi. Kendisi inerken öyle bırakmış olmalıydı.
‘’Açelya,’’ diye fısıldadı suratına nefesi değdiğinde. Alkol almıştı. Dudaklarından sızan koku buram buram votkayı andırıyordu. ‘’Herkes her şeyin farkında, bende her şeyin farkındayım.’’ Başparmağı Füsun’un dudağının kenarında daire çizerken Füsun ellerini göğsüne yerleştirdi ittirmek adına. Artık hiçbir anlam ifade etmiyordu onun için. İçi Pars’ı almıyordu.
‘’Lütfen çekil,’’ diye yanıtladı bıkkınlıkla.
‘’Dudaklarını dudaklarına değdirdiğinde aklına geldim mi hiç?’’ Parmaklarındaki metal yüzükler yanağına temas ettiğinde Füsun’un içi ürperdi. ‘’Seni saran kolları beni hatırlattı mı sana? Onu arzularken beni düşündün mü hiç Açelya?’’ İttirdi ama yerinden bir milim kımıldamamıştı.
‘’Gelmedin,’’ dedi tek nefeste, gözlerini gözlerine sabitledi. ‘’Aklıma bir saniye bile gelmedin Pars.’’ Gözleri saniyeler içinde dolmuş, uzun zaman sonra ilk kez gardını indirmişti Pars.
‘’Ona aşık mı oldun Açelya?’’
‘’Sana olduğumdan daha çok...’’
Cevabı bir saniye düşünmemiş, tokat gibi çarpmıştı yüzüne.
‘’Nasıl?’’ diye sordu Pars acı çeker gibi. Füsun’un onu sonsuza dek seveceğini düşünmüştü her zaman.
Sertçe yutkundu ve ona söyleyeceği cümleyi ilk kendi içinde sindirdi Füsun. Gözlerini yeniden gözlerine çevirdi.
‘’Küçük bir çocukla değil, bir adamla ilişki kurmak istiyorum.’’
Başı döndüğü an düşecek gibi hissetti. Pars’ın refleksle tutunduğu kolundan aşağı kayarken diğer eliyle kavramıştı Pars onu belinden.
‘’İyi misin?’’ dedi titrek bir sesle. Elini alnına yerleştirerek düzelmeyi bekledi ama tansiyonu düşmüş olmalıydı. Hastalığı toparlamadan bu kadar enerji sarf etmemeliydi. Mercimek çorbasına fazla güvenmişti. Karan’a güvendiği gibi... Pars avucunu Füsun’un alnına yasladığında biraz ateşi olduğunu fark etti. ‘’Sen delirdin mi Açelya?’’ Aracın kapısını aralayarak Füsun’u koltuğa oturttu ve emniyet kemerini bağlayarak aracın önünden dolanarak sürücü koltuğuna oturdu.
‘’Delirdim.’’ Hem gardı indirmiyor hem de çenesi titriyordu soğuktan.
‘’Bu kadar kaçık değildin,’’ dedi Pars aracı çalıştırmış Füsun’un evine doğru yola çıkmışken. ‘’O adamla takıla takıla böyle oldun.’’ Füsun başını koltuğa yaslamış kaldırımdaki insanları izliyor, Pars’ın varlığını unutmaya çalışıyordu. ‘’Ateşin varken bu bez parçasıyla mı dışarıya çıktın gerçekten?’’ diye sordu Pars eliyle Füsun’un eteğini göstererek. Füsun onu cevaplamıyor, iletişim kurmuyordu. ‘’O adama-’’
‘’KES SESİNİ ARTIK!’’ Füsun öfkeyle bağırdığında cümlesini keserek irkilmesine sebep oldu Pars’ın. ‘’SESİNE KATLANAMIYORUM!’’ Kendini dizginlemeye çalışarak başını eğdi, dizlerine odaklandı ve avuçlarını sıkıca kapattı. Tırnakları avuç içlerinde izler bırakmıştı. Pars’ın eve varana, araçtan inene dek sesi soluğu çıkmadı ancak bu kısa sürecekti.
Füsun dairesine çıkarken aracı kitleyerek peşinden koşturdu Pars. Ona söyleyecekleri basit şeyler değildi. Kapıyı açtı, içeri girdi ve ayakkabılarını çıkarttı Füsun. Aralık kapıdan bir kedi gibi sıvıştı içeriye Pars da. Füsun öfkeyle Pars’ın gözlerine baktı.
‘’Ne istiyorsun benden?’’ Pars sertçe yutkundu. Bileğini sıkıca kavradı Füsun’un. Kapıyı ayağıyla ittirdiğinde kapı kapandı.
‘’Füsun,’’ dedi ismini iyice vurgulayarak. Pars ilk kez Açelya dememişti. Sesli bir nefes çekti dudakları aralandığında. Gözleri ilk kez eskisi gibi gözlerine takıldı. Hayatlarına Liva ve Karan’ın girmediği o üniversite yıllarındaki gibi, hiçbir şey olmadığındaki Füsun’u seven Pars gibi. Yutkunarak başını yana kaydırdı Füsun, duyacağı cümlelerden korkuyordu. ‘’Dur lütfen,’’ diye fısıldadı Pars, parmakları Füsun’un bileğini daha da sıkarken. Sanki bırakıp gitmesinden çekiniyor, söyleyeceklerini tam da şimdi duyması gerekiyor gibiydi. ‘’Biliyorum... Karan’ın seri katili bildiğini öğrendiğini, o listede adının geçtiğini... Her şeyi biliyorum.’’
Füsun bileğini aniden çekti ondan, parmaklarından kurtulmuştu. ‘’Sus!’’ Sanki bildiği her şeyden kaçabilecek gibi odanın diğer ucuna doğru ilerledi, yetmedi salona çıktı ama Pars hala ardından geliyordu. ‘’Gelme.’’ Duraksayıp nefes almaya çalıştı. Sertçe yutkunup amaçsızca birkaç adım daha attı. ‘’Hepiniz her şeyi biliyorsunuz, sadece ben bilmiyorum.’’ Ayağı koltuğun kenarına takıldığında sertçe koltuğa düştü. ‘’Hepiniz...’’ Nefesleri birbirini kovalarken avuçlarını koltuğa yerleştirdi. Pars tam önünde eğilmiş, Füsun’un dizlerinin önünde durmuştu. Ellerini ellerinin üstüne koyarak Füsun’un gözlerinin içine baktı. ‘’Duymak istemiyorum...’’
‘’Saki-’’
‘’Babam-’’ Ellerini çekip koltuğa sığındı. ‘’Babamın katilisin-’’ Füsun nefes alamıyorken Pars ellerini yanaklarına yerleştirip gözlerine baktı. Yavaşça yanına oturup yüzünü yüzüne yaklaştırdı.
‘’Özür dilerim,’’ diye fısıldadı kendini affetmek istercesine. ‘’Çok özür dilerim Füsun. Çok özür dilerim. Binlerce kere özür dilerim. İstediğin kadar özür dilerim senden, affet beni ne olur.’’ Sesli nefesleri bir inleme gibi kaçıyordu Füsun’un dudaklarından. ‘’Sadece kardeşime yaptıklarını görmezden gelemedim. Ölsün istemedim.’’ Gözünden akan yaşlar yanaklarından çenesine doğru akmaya başladı Pars’ın. ‘’Ne olur... Özür dilerim. Yüzlerce, binlerce kez özür dilerim.’’ Füsun’un başını göğsüne yasladı ve kollarının arasına aldı, sımsıkı sarılıyordu. ‘’Ne yaparsam, ne dersem diyeyim altı boş gelecek biliyorum. Çok haklısın Füsun.’’ Füsun... Pars ona Füsun diyordu. Bu sınırdı.
Füsun.
Pars’ın gözyaşı eline damladığında bulanık gözleri eline düşen damlaya takıldı Füsun’un. Dudakları aralık, nefesleri sıktı ama aldığı hiçbir soluk ciğerine yetmiyordu.
‘’Katil...’’ Dişleri birbirine çarpmaya, çenesi titremeye başladı.
‘’Özür dilerim.’’
‘’Kötü birisin.’’
‘’Özür dilerim.’’
‘’Beni terk ettin.’’
‘’Özür dilerim.’’ Demiradam, Füsun’dan özür diliyordu. Başını çekmeye çalışmıştı ama Pars öyle sıkı sarmıştı ki kollarından kurtulamadı. ‘’Eğer şimdi istersen,’’ dedi Pars ağlamalarının arasında. ‘’Karan’ın bütün suçlarını sererim önüne. Ait olduğu yere, hapishaneye gider Füsun.’’ Burnunu çekerek ellerini serbest bıraktığında Füsun kafasını Pars’ın göğsünden kaldırdı. Gözleri gözlerindeydi. ‘’Sen ve ben. Pars ve Füsun. Biz oluruz yeniden, eski biz. Seni hepsinden, her şeyden korurum. Benim olursun son kez.’’
Füsun olduğu yerden kalktı. Duyguları alınmış bir robot gibi bakarak portmantodaki çantaya ilerledi ve fermuarı tekte açarak kaybolmaması için cüzdanının küçük bölmesine sıkıştırdığı usb’yi aldı. Mahkeme günü annesinden aldığı, içinde ses kaydı olan, kanıt niteliğindeki usb’yi. Sesli bir nefes verdi. Kendinden oldukça emin bir ifadeyle Pars’ın yanına döndü.
‘’Eğer,’’ dedi önüne düşmüş saç tutamını kulağının ardına sıkıştırdığında. ‘’Karan’a zarar verirsen sana acımam.’’ Usb’yi Pars’ın gözünün önüne getirerek sımsıkı tuttu. ‘’Karan içeri girerse, sende içeri girersin Pars. Yemin ederim bir dakika düşünmem, yaparım bunu. Sana bir şey olsun istemiyorsan o pis çeneni kapat.’’