23. BÖLÜM- KATRAN KAFES DENKLEMİ
23. BÖLÜM- KATRAN KAFES DENKLEMİ
‘’Hayat, bittiğini sandığın yerden başlar.’’
Yazar.
Sağlık çalışanları ambulansa binip hastaneye dönerlerken Leyla ve Pars, Füsun’u eve götürmek üzere yola çıktılar. Füsun sakinleştirici etkisinde Pars’ın kucağında arabaya bindirildi. Leyla arka koltukta onun yanında otururken Pars aracı çalıştırdı ve trafiksiz yolda yarım saat içinde eve vardılar.
Kutlama mekanındaki kalabalık, ambulans ve polisin ardından evlerine dağıldı. Asır hastaneye gitmeyi reddetti, Uras ile karakola gidip şikayeti geri çekip çekmeyeceğini tartışacaktı.
Tüm her şey, tüm bu gece sadece Füsun ve Karan’ı koparmıştı birbirinden. Herkes hala rahatında, gıybetindeydi. Kutlamaya gelen herkes eve dağılırken olanları konuşuyor, sözde şikayetçi Asır ise bundan sonraki hayatını planlamaya başlamıştı bile. Liva’nın, yüzüne bakmayacağını biliyordu. Burada kalmak için hiçbir neden kalmamıştı.
Bu, uzun zamandır planladığı bir akşamdı. Buraya gelmeyi, ortalığı karıştırmayı ve ilerde nerede yaşayacağını çok önceden kurmuştu.
Asır ülkeden ayrılacak, Norveç’e yerleşecek, kendisine yeni bir hayat kurtaracaktı. Uras fikri duyduğunda pek tabii çok düşünmeden kabul etti. Onları bu saatten sonra Karan’ın gazabından kimse koruyamazdı. Hoş, onlar da tanrıya inanan insanlar değillerdi, dua edip beklemeyeceklerdi. Gideceklerdi.
Iki katran kalp, ortalığı katıp gidecekti.
Liva, öfkeyle Asır’ın gözlerine baktı. Ondan iğrenen bir ifade vardı yüzünde. Füsun’a düşman da olsa ne yeriydi ne zamanı. Üstelik bunu söylemesi gereken biri varsa o kişi Karandı, Asır değil. Böylesine patavatsızca davranması onu kendinden soğutmuştu.
‘’Bu kadar kirli bir kalbin olduğunu bilmiyordum,’’ dedi Liva. ‘’Keşke küçük Asır kadar temiz kalabilseydin.’’ Asır yutkundu. Önce kırıldı ama hemen ardından eğdiği başını yerden kaldırdı. Liva’nın gözlerine baktı.
‘’En azından senin gibi elimi kana bulamadım Liva,’’ diye yanıtladı iğnelercesine. Burnundan gelen kanı işaret parmağıyla sildi tek hamlede. Liva kasılıp dudaklarını dişlemeye başladı. ‘’Seni başından beri ben hak ettim ama.’’ Birkaç adım attı ve Liva’nın önünde durdu. Elini kaldırdığı an Liva geriye doğru sendeledi.
‘’Dokunma bana... Hoşça kal.’’
Asır, Uras’a bakıp başını yana yatırdı. Gecenin karanlığında ortadan kaybolurlarken oradaki kalabalık kendi arasında konuşuyordu. Liva eskiyi hatırladı. Asır ile ilgili olan her şeyi. Ardından düşünmeyi kesti ve kararlı bir ifadeyle sokak lambasına baktı.
O gece Liva, Asır’ı içinde her şeyiyle bitirdi.
Tek bir şey olurdu ama, herkese olurdu. Misal aleminde sonsuz ihtimal vardı hep.
Füsun’u eve getirip yatağına yatırdıklarında da böyleydi. O’ysa uykusunda sayıklıyordu.
‘’Ben katilim...’’ diyordu. ‘’Katilim.’’ Sıçrayarak uyandığında ter içinde kalmıştı. Bakışları odada gezindi. Pencerenin önündeki gözüne çarpan barbie bebeği almak için yataktan kalktığında Pars ve Leyla sese, yatak odasına geldi. Füsun bebeğin saçlarını hırsla koparıp yere atıyor, oyuncağa saldırıyordu. ‘’NEFRET EDİYORUM SENDEN! NEFRET EDİYORUM!’’
‘’Füsun!’’
‘’KATİLİM BEN! KATİLİM! NEFRET EDİYORUM SENDEN!’’ Pars, Füsun’un kollarından sımsıkı tuttuğunda bebek yere düştü. Saçları, elbisesi yırtılmıştı. Leyla üzüntüyle geride durup Pars’ı izledi. Bir zamanlar birlikte uyuduğu kadını kendisinden daha iyi sakinleştirebilirdi öyle değil mi?
‘’Füsun sakin ol, tamam,’’ dedi Füsun’un başını göğsüne yaslayıp. ‘’Sakin ol, bir şey yok, tamam... Buradayım.’’
‘’KARAN!’’ Füsun’un kalbi öyle ağrıyordu ki alev alev yanıyordu içten içe. Onu bu dertten kurtaracak ilaç da çözüm de yoktu. Vicdandı en ağır yük. ‘’BEN ÖLDÜRDÜM! KARAN BEN ÖLDÜRDÜM! KARAN!’’ Nefesleri birbirini kovalarken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Pars usulca saçlarını okşadı, gözleri dolmuştu.
‘’Yok öyle bir şey, yok... Sakin ol.’’ Elleriyle başını tuttu ve gözlerine baktı. ‘’Gözlerime bak Füsun,’’ dedi. Füsun, Pars’ın gözlerine baktığında mahvolmuş haldeydi. ‘’Derin derin nefes al, hadi.’’ Füsun’a göstererek dudaklarını araladı ve uzun bir nefes çekti ciğerlerine, ardından verdi. ‘’Hadi nefes al.’’ Füsun onun yaptığı gibi araladı dudaklarını ve nefes almaya çalıştı. Sanki soluduğu hava ciğerini yakıyor gibiydi. Gözlerinin içi yanıyordu ve avuçlarında kan vardı. Karan’ın Asır’ı dövmesinden kalan kan. Bakışları avuçlarına kaydığında panikle bozuldu nefes alışları.
‘’KAN!’’ dedi acıyla. Sesi kısılmış, boğazı acımıştı. ‘’KA- KAN VAR!’’ Pars avuçlarını tuttu. Füsun’un avuçları Pars’ın ellerinin arasında kaybolmuştu.
‘’Füsun, bana bak Füsun...’’
‘’KARAN! ÖZÜR DİLERİM, ÇOK ÖZÜR DİLERİM! ÖZÜR DİLE-RİM.’’
‘’Biraz uyumaya ihtiyacın var, hadi,’’ dedi karnından tutarak. ‘’Hadi canım, hadi Füsun, gel biraz dinlen.’’ Füsun kalkmak için hiçbir çaba harcamamış, Pars kaldırmıştı. Bir elini bacaklarından diğerini belinden geçirerek tek hamlede kucağına aldığında Füsun başını Pars’ın göğsüne yasladı. Kendini en son yıllar önce böyle görmüştü. O gün.
Babasının öldüğü gün mahvolmuştu Füsun. Şimdi babasının katilinin kucağında, sevdiği adamın annesini öldürdüğü için adım atamaz haldeydi.
Acıydı gelip geçmeyen.
Kaçıydı delip gitmeyen.
Karakolun beyaz floresanlarına karşı gözlerini kapatıp açtı Liva. Hızlı olmayan ama pek de ağır görünmeyen adımları, nezarethaneye doğru ilerliyordu; çünkü birkaç dakika önce duyduklarıyla içeri girip görüşme iznini alabilmişti. Parmaklıkların ardında, duvarın dibinde oturan Karan’dan başkası değildi. Oturak yerine yere atmıştı kendini. Dizlerini kendine doğru çekmiş, başını ellerinin arasına almıştı. Liva’nın adımları parmaklıkların tam önünde durduğunda bileğindeki bileziğin taşı soğuk demire çaptı. Gelen sesle, ‘’Füsun!’’ diyerek başını kaldırdı Karan. Liva’yla göz göze geldiğinde yavaşça kalkıp ona doğru ilerledi ve soğuk demirlerin ardında durdu. ‘’Sen nasıl geldin buraya?’’ dedi kısılmış bir sesle.
Liva saçını kulağının ardına iterek yutkundu. ‘’Polisler seni birazdan ifadeye alacak, Asır şikayeti geri çekecek.’’
‘’Sizin iyiliğinizi istemiyorum. Anlıyor musun beni? O piçe söyle, çıktığımda yarım bıraktığım işi tamamlayacağım.’’ Gözleri kan çanağı olmuştu ve ellerinde kan izleri vardı hala. Liva çantasından çıkarttığı küçük siyah poşeti aralıktan ona doğru uzattı. Karan almadı.
‘’Yemek,’’ diye belirtti Liva. ‘’Buna izin verdiler.’’
Karan poşete sertçe vurarak yere düşürdü. ‘’Öleceğimi bilsem, yine de elinden bir damla su içmem.’’ Liva durgundu. Karan’ın gözlerinden akan nefreti dibine kadar çekmiş gibiydi. Dudaklarını ıslattı ve bir eliyle Karan’ın tutunduğu demiri tuttu. Karan aniden elini çekti oradan.
‘’Gözlerindeki nefret...’’ dedi Liva. ‘’Hak ettim mi?’’ Karan, Liva’nın gözlerinin içine bakıyordu doğruca. Cevap alamadığında konuşmaya devam etti. ‘’Ona açtığın koynunda ben uyuyordum Karan.’’
‘’Biz hiç aşık olmadık Liva.’’ Karan’ın yanıtı öyle net, öyle iğneleyiciydi ki Liva sesli bir iç geçirdi. Elini Karan’ın eline koydu.
‘’Ya ben olduysam?’’
‘’Senin bir kalbin yok.’’ Sertçe yutkundu Liva. Karan kalktığı yere geri döndü ve eski pozisyonunda oturdu. Liva’nın bakışları önce ona, ardından yere düşmüş yemek poşetine kaydı. Oradan çıkmak için ardına döndüğünde Karan’ın avukatı Parla Kıran, emin adımlarla nezarethaneye girdi.
‘’Karan merhaba, ifaden alınacak. Sonrasında muhtemelen serbest bırakılacaksın. Şikayet geri çekilmiş.’’
‘’Beraber geçiyoruz di mi?’’ diye yanıt verdi Karan kalın, Füsun’dan başkasına yumuşatmadığı kaba sesiyle. Liva duvarın arkasında durmuş gizlice onları dinliyordu.
‘’Karan bana söz ver,’’ dedi avukat işaret parmağını havaya kaldırarak. Polis memurlarından biri demir kapıdaki kilidi açtı ve Karan içeriden çıktı. ‘’Serbest bırakıldığında gideceğin ilk yer onlar olmayacak.’’ Asır ve Uras’ı kastediyordu.
‘’Önce ifade, sonra Füsun.’’
‘’Önce kendine çeki düzen ver, sonra Füsun,’’ diye düzeltti onu avukat. ‘’Biraz yumuşa.’’
‘’Füsun benim aciz noktam zaten. Ona kızmak ne mümkün Parla.’’ Liva oradan ayrılırken, Karan ve Parla sorgu odasına çıkmak üzere o delikten çıktı.
Ifadesini verdi, serbest bırakıldı ve Parla ile ayrıldı.
Aklında tek bir şey vardı. Füsun.
Mumu eriten ipiyken tutunduğu yalan onu terk etmez sanmış. Yanılmış.
Kiliselere giden her insan o mumu dikerken birbirinden farklı dilekler diler. Mumlar belki aynı saniyede yanmaya başlar, farklı saniyelerde erir ve bir mumun erimiş ipi bir diğerini tutuşturur. Her biri başka insanlar için, başka dilekler için erir. Ilk etapta uzundur, ardından kısa ve erimiş.
Karan acının içinde nefeslenmekten acının ta kendisi oldu yıllar boyu. Itiraf etmekten korktu hep ama, acı ona yaşadığını hissettirdi. Açelya’nın gönlüne düştüğü ilk gün, parmaklarının arasındaki birbirine aynen benzeyen iki kan tüpünün yerini değiştiriyordu. Rengi, şekli, kokusu aynıydı ve kimse anlamazdı. Kendisi yapmasa eğer, değiştirildiğini bile anlamazdı.
Şimdi avuçlarında koca bir merhemle sevdasına koşacaktı. Sevdası Açelya’sı.
Sevda, Arapça kökenlidir. Kara, siyah anlamına gelir.
Karan, karanlık demek.
Karanlığı içinde taşırsa yağız oğlan, sevdası da olurmuş yalan.
Karan’ın, karanın, karanlığın Açelya’sı.
Parmaklıkların ardından çıktığından bu yana alnında muazzam bir ağrıyla yürümüştü. Yağmur yağıyor, damlaları Karan’ın saçlarını ıslatıyordu. Mevsimde miydi sorun yoksa onların acısından mı yağıyordu yağmurlar? İlkbahar aylarını geçmiş, yaz aylarına girmişlerdi ama yüzlerine çarpan soğuk rüzgarlar bitmemiş, gök gürültüleri dinmemişti. Fırtına mıydı gökyüzündeki, yoksa acıları mı savruluyordu her bir yana.
Füsun’un dairesine girdi ve nasıl bir tepki alacağından habersiz merdivenleri bir bir çıktı. Apartmanda adımları yankılanıyor, önünden geçtiği dairelerden yemek kokuları geliyordu. Muhtemelen akşamdan kalma kokulardı çünkü gecenin körüydü. Islak botları kuru zeminde gezinirken sonunda taktı iki parmağını kapının çengeline. Hafifçe başını kaldırdı yerden ve kapıyı çaldı. Saat sabaha karşı 4.32’ydi. Bekledi, açan olmadı. Bu kez zile bastı. Yirmi saniyenin sonunda kapıyı aralayan Leyla’ydı. Saçları dağılmış bir haldeydi, üstünde Füsun’un kıyafetleri vardı. Yeni uyanmışa benziyordu. Karan’ı gördüğü an şaşkınlıkla kaldırdı kaşlarını, gözleri kocaman açıldı.
‘’Karan.’’
Karan yutkundu, bir şey demeden eve girdi. Bakışları salonda kısaca gezindi. Görünürde biri yoktu ve yatak odasının kapısı kapalıydı. Leyla kapıyı kapatırken Karan yatak odasına ilerleyerek yavaşça kapıyı açtı.
Dolu gözünden bir yaş damladı yanağına. Orada, gözlerinin önünde yatakta uyuyan kişi Füsundu. Saatler önce kalbi yerinden sökülmemiş gibi mutluydu uyurken. Sırt üstü uyumuş, ellerini bebekler gibi yumruk yapmıştı. Sarı, yamuk saçları yastığın üzerinden nevresime dökülecek kadar uzamıştı. Kör sarı ışık her an pili bitecek gibi yanıyordu.
Açelya’nın yatağının başındaki ahşap sandalyede oturan Parstan başkası değildi. Gözlüğü komidinin üzerinde, elleri dizlerinin üstündeydi. Uyuyordu. Arkasını döndüğünde kapıda Leyla’yı gördü. Ona hafifçe başını yatırdığında Leyla birkaç adımda Pars’ın yanında durdu ve omuzuna dokunarak uyandırdı. Pars uykusuz gözlerle Açelya’ya baktı, ardından tepesinde dikilen Karan’ı fark etti. Sol elini çenesinin altına koyarak başını sağa sola yatırdı ve boynu tutulduğu için dudaklarının arasından ince bir sızlanma kaçtı. Karan hafifçe yana yatırdı başını, gitmesini istediğini belli ederek. Pars sandalyeyi gıcırdatmadan odadan ayrıldı ve kapıyı kapattı.
Şimdi Karan, Açelya’sıyla baş başaydı. Dudaklarını birbirine bastırdı ve gözlerinden yaşlar süzüldü yanaklarına. Yatağın kenarına oturarak avucunu Açelya’nın saçlarına kapadı. Ağır hareketlerle okşuyordu başını. Öyle usul öyle güzeldi ki uyurken, sertçe yutkundu. Yatağın başındaki nota kaydı gözleri.
Açelya aydınlık... Füsun, çok karanlık.
O notu… Sana ben verdim… Benim iki dirhem bir çekirdek savcım… Benim Füsun’um. Seni tam on beş yıldır göğsümde taşıyorum.
Parmak uçları Açelya’nın saç tellerine değdi. Kirpikleri öyle uzundu ki fark etmemek imkansızdı. Parmaklarına dokundu Karan. Ince, zarif parmaklarına. Tam koklamak için eğildiği an Açelya gözlerini araladı. Başını sola çevirdiği an Karan’ın gözleri Açelya’nın gözleriyle birleşti. Yeşil ve siyah. Karan o saniyeden sonra neyin olacağını kestiremedi ama ne olursa olsun onu yaraladığını biliyordu.
Açelya bileklerini yatağa yerleştirip geriye doğru kalktı ve yatak başlığına yaslandı. Gözleri kızarmış, saçları dağılmıştı. Üzerinde hala elbisesi vardı. Sesli nefesler alıp vermeye başladı. Sırtını kaydırarak gittikçe Karan’dan uzaklaşıyordu.
‘’Git...’’ çıktı dudaklarından aniden. O mühürlediği dudakları git demek için aralanmıştı. Karan’ın karnından göğüs kafesine doğru acıtan bir sıcaklık yayılmaya başladı. Her şey mahvolmuştu.
‘’Füsun.’’
‘’Git... Git.’’ Gözlerini yatağa çevirdi ve bir daha Karan’a bakmamaya içten içe yemin etti.
‘’Senin suç-’’
‘’Git!’’ Tırnaklarını avucuna öyle derin batırıyordu ki açtığında kesiklerle karşılacaktı. Böyle olurdu. Aşk, kangrendi. Kemiğe hançer değdiğinde göğüs kafesin şişer, tırnakların sızlardı; ama çürük kalbe ulaşmasın diye orayı kesip atardın. ‘’İstemiyorum,’’ dedi kesik nefeslerinin arasından. ‘’Karşıma çıkma Karan...’’
‘’Gidiyorum,’’ dedi Karan, sesinin titremesine engel olamamıştı. Herkesi idam etmeye hazır Karan’ın, söz konusu Füsunken sesi titriyordu. ‘’Bir şey diyecek misin?’’
Açelya yüzünü pencere yönüne döndü ve dudakları aralandı. ‘’Gitme...’’ dedi sadece kendi duyacağı bir seste. ‘’Canımın canı...’’
Karan duymadı. Yanaklarını elinin tersiyle sildi ve bastırdığı hıçkırıklarından biri kaçtı dudaklarından. Hem annesini, hem Füsun’u kaybetmişti. Bundan sonra hiç kimse Karan’ın merhametine güvenmemeliydi, çünkü artık yoktu.
‘’Bir gece yarısı vazgeç benden. Sil o dövmeyi de.’’
Karan nasıl olurdu da Füsundan vazgeçebilirdi. Belki Ankara’ya deniz gelir, cehennem iyi bir yer olurdu ama Karan, Füsundan vazgeçemezdi. Ona dediği cümle ete büründü sanki.
Biri Karan’ın kalbinin tam ortasında bıçak çevirmeye başladı. Çıkaramadı oradan.
Bir gece yarısı.
Benden vazgeç.
O dövmeyi sil.
Odadan ayrıldı ve kapının önünde bekleyen Leyla ile Pars’a bir şey demeden evden hızla çıktı. Apartman merdivenlerini bir bir inerken mesaj bildirimiyle adımlarını durdurdu. Cebinden çıkarttığı telefonun kilidini açıp mesajı okudu.
‘’İyi olmadığını biliyorum. Gel istersen.’’ -Avukat Parla
*Konum
Leyla olacakları tahmin ettiğinden tepki vermemişti. Pars, Açelya’nın yanına gidecekken Leyla onu tuttu.
‘’Bırak, ihtiyacı olursa çağırır.’’ Pars başını onaylarcasına salladı. ‘’Bize bitki çayı hazırlayayım ben. Sen geç içeri.’’ Pars usulca oturma odasına geçerken Leyla ağır adımlarla mutfağa ilerledi. Su ısıtıcıyı doldurup çalıştırdı ve poşet yeşil çayları iki ayrı kupaya yerleştirdi. Su dakikalar içerisinde kaynadı, kupaları doldurup içeri geçti ve orta sehpaya bırakarak koltuğa oturdu. Saatin içindeki akrep ve yelkovanın ilerleyişini izlediler. Öyle sessizdi ki ev, sadece saatin sesi yayılmıştı duvarlara.
Uyumamalarına rağmen tuhaf bir enerji vardı üstlerinde. Odanın her detayını inceledi ikiside. Halıyı, masayı, pencereleri, koltuk yastıklarını. On dakika sonra sessizlik bozuldu.
‘’Açelya sana da çok kırgın,’’ dedi Leyla ellerini yeşil çay kupasına sarmalayarak. Koltuğun en ucunda oturmuş, dizlerini karnına doğru çekmişti. Pencereyi tam olarak örtmeyen açık aralıktan perdenin oynayışını izliyordu. Belli ki pencere de tam kapatılmış değildi.
‘’Artık bir kırgınlığı olduğunu sanmıyorum,’’ diye yanıtladı Pars. Koltuğun diğer köşesinde de o oturmuş halıyı izliyordu. ‘’O artık Karan’ı seviyor.’’
‘’Zamanında elini bırakmasaydın, Açelya seni kimseye değişmezdi.’’ Kupadan yükselen buharlar Leyla’nın taktığı dinlendirici gözlüğün camlarını buğulamıştı. Gözlüğünü yukarı doğru kaydırarak güneş gözlüğü misali kafasına taktı.
‘’Sana böyle mi söyledi?’’
Gözleri parlayarak Leyla’ya döndü Pars. Elindeki bitki çayını orta sehpaya bıraktı. Masanın üzerinde Açelya ve Karan’ın evden çıkmadan hemen önce yediği çikolatalı pastanın boş tabağı, iki çatal ve ekranı kararmış bilgisayar duruyordu. Bir anlığına onların ne kadar mutlu olduğunu düşündü Pars.
‘’Bazı şeylerin anlaşılması için illa söylenmesi gerekmiyor Pars. Açelya’nın gözlerindeki kırgınlığı göremeyecek kadar kördün.’’ Rüzgarın salladığı perdeden gelen dalgalanma sesiyle öfkesi birleşti. Oturduğu yerden kalkarak pencereyi kapattı ve perdeyi düzgünce çekti.
‘’Artık bir anlamı yok,’’ dedi konuyu kapatmak istercesine.
‘’Uras’dan nefret ediyorum.’’ Pars boğazını temizledi ve sesli bir nefes vererek ağır ağır yerine oturdu. Eski yerine otururken orayı ne kadar ısıttığını fark etti bir anlığına. Sırtını arkaya yasladı ve bakışlarını Leyla’ya çevirdi. Ama aklında üç yıl önce, tam bu koltukta Açelya’yla favori dizilerini tek oturuşta bitirmeleri dönüyordu.
‘’Akşam orada mıydı?’’
‘’Hayır... Deliğinden çıkmasa iyi olur. Karan gördüğü yerde onun ve Asır’ın hayatını kaydırır.’’ Pars öylece dinledi. Katlanmış pantolonuna takıldı gözleri, ardından tekli koltuğun üstünde duran siyah sweatshirt’e, Karan’ın olmalıydı. Yeniden masaya çevirdi gözlerini. Bitmiş pastanın tabakta bıraktığı iz kahverengiydi. Çikolatalı pasta olacağını düşündü. Kendisinin çilekli tatlılar aldığı geldi aklına. Açelya’yı ne kadar baştan savdığını, sevgisinden emin olduğu için onun için kılını kıpırdatmadığını hatırladı. ‘’Uras için Açelya’yı kırdım. Ne kadar aptalım,’’ diye devam etti Leyla. Pars’ın bilinç akışı deniz kadar dalgalıydı ama Leyla ona Uras’ı anlatıyordu.
‘’Merak etme Leyla. Açelya’yı kırma konusunda şampiyonluk kazanan benim.’’
‘’Sidik yarıştırıyorsun.’’ Leyla son yudumu alıp boş kupayı masaya bıraktı ve yeniden arkasına yaslandı.
‘’Sikiyim sidiğini.’’
‘’Liva’yı seviyor musun?’’ diye sordu Leyla, kollarını birbirine geçirdi ve çiçek oldu.
Pars yutkundu.
‘’Seviyorum.’’
‘’Çok hazır bir cevap.’’
‘’Çünkü eminim.’’ Kaşlarını kaldırdı Leyla. Kafasında oturmayan çok şey vardı ve Pars çok dengesizdi.
‘’Neden buradasın?’’ diye sordu içini saran merak duygusuyla. Belki de ileri gitmişti ama ne fark ederdi ki? ‘’Neden Asır’la dans ederken müdahale etmedin?’’
‘’Çünkü sevgi, öldürür... Çok kırgınım.’’
Kolunu koltuğa koyarak başını koluna yasladı Leyla. Uykusu gelmişti ve saat geçti. Aklından geçen tonla soruyu Pars’a yöneltmek istiyordu. Normal şartlarda tüm bu sorulara cevap vermezdi Pars, şimdi farklıydı. Kafasının içinde kaybolmuştu. Açelya içeride yatarken, aklında Liva varken mantıklı olmak zordu. Konuşmaya ihtiyacı vardı ama farkında değildi, Leyla’nın soruları daha da karıştırıyordu aklını.
‘’Liva da olan, Açelya da olmayan ne?’’
‘’Hiçbir şey... Hatta beni koşulsuz şartsız seven tek kadın Açelya. Ama-’’
‘’Ama?’’
‘’Liva başka. Belki sevgisi o kadar saf değil ama, çok gerçek. Onu görüyorum. Duyguları ete bürünmüş yaşıyor sanki... Tuhaf bir kadın. Savurgan, acımasız, hırslı... Çok güzel.’’ Başını kaldırdı ve gözlerine baktı. ‘’Beni kırmasını bile seviyorum.’’
Ardından Leyla’nın yanıt vermesine izin vermeden ayağa kalktı ve dakikalar öncesinde kapattığı pencereyi yeniden açtı. Nefes alma ihtiyacı duymuştu. Yağmur hala çiseliyordu. Liva’yı tanıdığı akşam da yağmur yağmıştı. Dudakları yavaşça yukarı doğru kıvrıldı. Liva onun kilidini çözen tek anahtardı.
Arkasına döndüğünde Leyla orada değildi. Camı kapattığında Açelya’nın odasından gelen sesleri duydu.
‘’Bırak beni! Bırak!’’
‘’Açelya, tamam, dur sakin ol.’’
‘’Leyla bırak beni!’’ Leyla başa çıkamayacağını anladığında Pars’ı çağırmaya başladı.
‘’Pars! Gelir misin? Pars!’’
Pars hızlı adımlarla odadan çıktı ve Açelya’nın odasına doğru ilerledi. Açelya yataktan kalkmaya çalışıyor, Leyla da zorla tutmaya çalışıyordu. Leyla’nın yanına geçip yatağın kenarına yavaşça oturdu. Leyla, Pars geldiği için geri çekilmişti.
‘’Karan’a mı gitmek istiyorsun?’’ diye sordu aniden, ardından yumuşatmaya çalıştı. ‘’İyi misin Açelya?’’ Yeşil gözleri kan çanağı olmuştu ve mahvolmuş gibiydi. Gibisi fazlaydı. Açelya’nın yanaklarından süzülen yaşlar Pars’ı incitti.
‘’Hayır...’’ dedi nefes nefese. ‘’Hayır... Hayır... Sığamıyorum,’’ diye bağırdı Açelya. ‘’Dört duvara sığamıyorum. Nefes alamıyorum!’’ Kalkmaya çalışsa da yerinden kıpırdayamıyordu, Pars onu kollarından sımsıkı tutmuştu. ‘’Ben... Katilim...’’
Pars, Açelya’nın başını göğsüne yasladı ve ona sıkıca sarıldı. Hıçkırarak ağlamaya, ard arda öksürmeye başladı. Aldığı soluk ona yetmiyordu. Birkaç dakika sadece ağladı, ağladı, ağladı. Başını kaldırdı ve şişmiş gözlerini Pars’ın gözlerine dikti.
‘’Pars... Git.’’
‘’Ne?’’ Açelya yutkundu ve tırnaklarını avucuna batırarak yumruk yaptı. Bazı cümleleri söylemek, nefes almaktan daha zordu. Çünkü bazen bazı insanlar acıyla yaşamayı yuva sanırdı.
‘’Seninle konuşamam,’’ dedi çatallaşmış sesiyle.
‘’Açelya-’’
‘’Pars, seninle Karan’ı konuşamam.’’ Pars duraksadı önce, ardından sırtını dikleştirerek dudaklarını ıslattı.
‘’Bana istediğin her şeyi anlatabilirsin.’’
‘’Yapamam.’’ Başını reddedercesine salladı. ‘’Biz arkadaş değiliz.’’
‘’Biz sadece iki sevgili değildik Açelya. Birbirimizin en yakın arkadaşıydık da.’’
‘’Aynı şey değil... Değil.’’ Pars gözlerini kaçırdı. Birkaç saniye usulca baktı, sonra boynunu yavaşça çevirerek avucunu dizine koydu.
‘’Tamam... Konuşma. Ama bir yere gitmeyeceğim.’’ Açelya başını eğerek yanaklarına süzülen yaşları sildi. Ayakta duracak gücü de enerjisi de yoktu, bunu biliyordu. Sadece uyumak istiyordu çünkü tüm bu kaostan kaçabildiği tek yer uykuydu. Düşünmediği, boğulmadığı tek yer, uyku. ‘’Uyu Açelya...’’ diye mırıldandı Pars, Açelya yavaşça kaydı ve yatağa uzandı. Başını yastığa koydu, gözlerini kapattı. Pars onu üzerini kapatarak yüzünü inceledi. Kendisine itiraf etmekten korktuğu birçok şeyi ona baktığında görüyordu ve gitmeliydi de. ‘’Güzelce uyu, düşünme. Kimse uykularında ağlatamaz seni...’’
Hayat öyle bir dengeden ibaretti ki dünyanın bir yerinde yeni bir bebek doğarken bir yerinde cenaze yapılırdı. Biri aldatıldığını öğrenirken diğeri nikah günü alırdı. Biri kariyerinde kıdem atlarken bir diğeri batardı ve, biri ayrılırken bir diğeri barışırdı.
Nerede, kiminle ve kim olursak olalım hayattan kaçamazdık. Olması gereken, olması gereken zamanda olurdu. Buydu.
Pars, Açelya’yı Leyla’ya emanet edip evden ayrıldığında soğuk, kabanı delip içine işlemişti.
Sabaha karşıydı, saat 5.43’ü gösteriyordu.
Liva eve doğru gitmeye başladı, Pars’ın evine. Taksi çevirdi, atladı ve adresi vererek camdan dışarıyı izlemeye başladı. Karakoldan çıktığından beri kendini dünyanın en iğrenç insanı gibi hissediyordu. Gördükleri insanlardı, kafasındaki kendisi. Kafasının içinde birbirine çarpmadan koşan tilkiler vardı. Pars’ı çok özlemişti. Liva, sadece Pars’ı sevmişti.
Karan’ı hiçbir zaman sevmemişti. Sevdiğini sanmıştı. Şefkati, aşk sanmıştı. Ona, gittiğin için teşekkür ederim, zerren kalmadı, demişti. Gecenin karanlığında gıcırdayan, paslanmış bir salıncak kadar uzaktı kendine. Gece bitecek, hava aydınlanacaktı. İçinde taşıdığı yabancıya gülecekti Liva.
Eve varmaya yakın ödeyeceği ücreti avucunda toparladı. Şoför genç, otuzlarında bir adamdı. Ücreti aldıktan sonra başını sallayarak gülümsemişti. Liva taksiden indi ve kilide taktığı anahtarı çevirdi. Pars evde değildi. Sessiz, soğuk ve terk edilmiş kadar ıssızdı evin içi. Kapıyı kapatıp kabanını çıkartırken hapşırdı. Içeride çok toz vardı ve Liva’nın alerjisi vardı. Gözleri sulanmış, burnu akmıştı. Portmantoya eşyalarını astıktan sonra ışığı yaktı ve içeri geçti. Pars’ın kokusu gelmişti burnuna. Gözlerini kapattı ve ciğerlerine inene dek öylece bekledi. Göz kapaklarını yeniden araladığında merdivenlere yöneldi ve hızlı adımlarla Pars’ın odasına çıktı. Buradan en son ne hışımla ayrıldığını hatırladı. Öfkesini, söylenenleri... Sonrasında Pars onu alsa da burada değil, kendi evinde kalmıştı. Bu saatten sonra da Pars’ın ona olan öfkesinden adım atmayacağını biliyordu. Sınırları aşmış, yeterince ileri gitmişti.
‘’Sen nasıl dedektif oldun aklım almıyor.’’
‘’İşinde yeterince iyi değilsin mi diyeceksin yine?’’
‘’Annen... Baban... Rol modelin olmamış ki senin.’’
‘’Liva?’’
‘’Bencilsin Pars. Duyguların gelişmemiş, kendini ortaya atıp dava bile çözemiyorsun sen.’’
Yatağın çarşafı dağılmış, perdeler hala açılmamıştı. Içtiği viski şişesi boş bir halde yerdeydi. Sandalyenin üstüne fırlattığı sweatshirt’ü gördü. Ona doğru ilerledi ve eline aldı. Kafasını sweat’e gömdüğünde buram buram Pars’ın kokusunu çekti ciğerlerine. Bu kokuyla uyumayı, onun koynunda olmayı çok özlemişti.
Birkaç dakika içinde mutfağa geçerek buzdolabını karıştırdı. Bulduğu malzemelerden hoş bir sofra kurmaya başladı. Kabak ve brokoli, Liva’nın deyimiyle küçük ağaç bitkilerini haşlamaya koydu. Tavada lokum kıvamında mantarlı bir tavuk sote, masada uzun, gümüş bir şamdanlıkta kırmızı mumlar, iki kadeh ve kırmızı şarap.
Masayı hazırladığına emin olduktan sonra biraz camı açıp içeriyi havalandırmak istedi. Toz onu çok rahatsız etmişti. Pencereyi araladığı an bahçeye giren Pars’ı fark etti. Hızla kapının önündeki aynaya koştu ve üzerindeki siyah elbisesini düzeltti. Uzun kollu, siyah, düz bir elbiseydi. Bacakların yanında bağlayabileceği ipler vardı. Onları biraz daha sıkarak elbiseyi mini yapmaya karar verdi. Saçlarının dalgasını düzelttiğinde beline dek uzanan saçları parlamıştı. Gözlerine ve yanaklarına baktı aynada. Portmantoya uzanıp çantasının fermuarını araladı ve nereye koyduğunu adı gibi bildiği ruju tek hamlede çıkartıp dudaklarına sürdü, koyu kırmızı. Hızla çantasına attı ve Pars’ın kapıdaki gölgesini görerek anahtarı kilide takmasına izin vermeden kapıyı açtı.
Pars, Liva’yı karşısında gördüğünde gözleri kocaman açıldı önce, ardından sertçe yutkundu ve ifadesini bozmadan gözlerini gözlerine dikti. Buraya gelmeden önce Liva hakkında konuşması, o an tuhaf hissettirmişti. ‘’Merhaba.’’
‘’Merhaba.’’ Soğuk ve kırgın bir ifadeyle içeri girdi. Üstündekini çıkarttı ve portmantodaki şemsiyelerden birinin üstüne astı. Boşluk kalmamıştı, hep öyle olurdu ama Pars kabanını hep Liva’nın kabanının üstüne asardı. Şimdi yapmamıştı. Hep kokusu üstüne sinsin isterdi, artık sevmiyor, diye geçirdi Liva içinden. Tavrını bozmadan onu izledi.
Pars yemek kokularını duyduğunda kaşlarını çattı ve salona geçerken açık mutfak kapısından hazırlanmış masayı gördü. Görmezden gelerek yolunu değiştirdi. Merdivenlere yöneldi ve koşar hızda banyoya girdi. Işığı açtı ve kapıyı kapatmadı. Liva peşinden çıkmış izliyor, onun gözlerine bakmasını bekliyordu.
Pars tek hamlede tişörtünü sıyırdı. Üstü artık çıplaktı. Liva sertçe yutkunup baştan aşağı süzmeye başladı. Siyah pantolon, çıplak üst, dağılmış saçlar, Pars.
Pars, Liva’nın beğendiği her şeyi taşıyordu. Liva’nın bakışları Pars’ın kollarına kaydığında dudaklarını birbirine bastırdı. Kasları kolunu yukarı kaydırdıkça daha da belirginleşiyordu. Pars küvetin dolması için suyu açtı. Arkasını döndüğü an Liva ile göz göze geldi. Liva’yı öyle özlemişti ki saçlarını koklamak şu an istediği tek şeydi. Onun yerine tüm ciddiyetiyle ilerledi ve birkaç adım sonra Liva’nın dibinde durdu.
‘’Kabalık ettim,’’ dedi Liva, hala gözünün içine bakıyordu.
‘’Liva-’’
‘’Pars... Seni seviyorum.’’ Pars’ın alnındaki damarlar belirdi. Yumruğunu sıkıp derin bir nefes aldı.
‘’Ellerini o piçin boynuna atmış dans ederken de seviyor muydun?’’ diye sordu dişlerinin arasından. Bağırmamak için elinden geleni yapıyordu ama öfkesi çok netti.
Liva parmaklarını birkaç dakikadır izlediği Pars’ın kollarına yerleştirdi. Içi gitmişti. ‘’Seviyordum.’’ Sesi yumuşak ve epey sakindi.
‘’Asır iyi biri değil.’’
‘’Sadece... Arkadaşım.’’
‘’O lavuk seni seviyor Liva. Bana nasıl bir nefretle baktığını hiç mi görmedin?’’ Liva yavaşça okşuyordu Pars’ın kollarını. Liva hala Asır’ın ona duygular beslediğini ve bunu fark ettiği halde sınır koymadığını hatırladı. Yanakları kızarmıştı yalan söylerken, hep böyle olurdu.
‘’Bitti sandım. Çocukluk hevesi sandım.’’
‘’Koruman nerde?’’
‘’İşinde gücünde.’’
‘’Boş zamanlarında koruma yani.’’
‘’Sen Pars’ı kıskanıyorsun. Hala mı Asır?’’
‘’Bence farkındasın,’’ dedi Pars kararlı bir tonda. ‘’Egonu mu tatmin ediyor?’’
‘’Pars-’’
‘’Liva.’’
‘’Özür dilerim.’’ Öyle gergindi ki tırnaklarını avucunun içine batırmaya başlamıştı Liva. ‘’Sadece bir danstı.’’ Elini Pars’ın yanağına yerleştirdi ve gözlerini gözlerine odakladı. ‘’Beni kıskanmanı istedim. Elimi tutmanı bekledim.’’ Elini çekti ve başını Pars’ın göğsüne yasladı. ‘’Beni ondan çekip almanı istedim.’’ Pars onu itmedi, ama içi soğumamıştı.
‘’Ben bunları bilmiyorum. Ben, hiçbir şeyi bilmiyorum. Benim ailem yok sonuçta.’’
‘’Öfkeliydim anlasana,’’ dedi Liva aniden. Başını kaldırdı ve yüzüne baktı.
‘’Sorduğun sordu mantıklı değildi.’’ Liva kaşlarını kaldırdı ve alt dudağını ısırarak yutkundu. Soruyu ve istediği cevabı alamadığını hatırladı. Küvetten taşan suyu duyduğunda elini oraya kaldırıp indirdi yönlendirmek istercesine.
‘’Neyse ne... Neyse ya,’’ dedi titrek bir sesle. Gözleri dolmuştu ama bunu ona anlatmak, kırgınlığını belli etmek istemiyordu. Buraya gelip özür dilediği içinde kendini iğrenç gibi hissediyordu. ‘’Gelmem hataydı.’’ Arkasını döndü. Merdivenlerden inmek için ayağını kaldırdığı an Pars bileğinden tutup kendisine doğru çekti. Aralarında bir karış kadar bile mesafe kalmamıştı. Gözlerinde özlem gördü Pars’ın, Pars ise Liva’nın.
‘’Seni seviyorum.’’
‘’Yalancı.’’ Pars dudaklarını Liva’nın dudaklarına bastırdı. Liva onun göğsüne vurarak içindeki öfkenin acısını çıkartmaya çalıştı ama Pars dudaklarını bırakmıyordu ve onun vuruşundan etkilenmemişti.
‘’Zaafımsın Liva,’’ diye fısıldadı. Eğilerek Liva’nın bacaklarından kavradı ve kucağına aldı. Adımlarını yatak odasına doğru atarken nefes nefeselerdi. Liva’nın sırtı yatakla buluştuğunda Pars hızla elbisesini sıyırıp başından çıkarttı. Açlıkla vücudunu süzdü. Liva ellerini Pars’ın kemerine geçirdi ve çıkarıp pantolonunun düğmesini açtı. Pars pantolonu indirerek Liva’nın dudaklarına kapandı. Ellerini Liva’nın göğüslerine götürdü, ardından bacak arasına. Liva’nın dudaklarından ufak bir inilti kaçtı.
Pars, Liva’nın sırtına elini götürürken Liva hafiften belini kaldırdı ve ona yardımcı oldu. Sutyeninin kopçasını tek eliyle açtıktan sonra sağ tarafa doğru attı, iç çamaşırı abajurun üstüne düşmüş, ışıklarını kesmişti. Komidinin en altında mini dondurucu vardı. Hızla açtı ve buz kalıbını alarak içinden birini dudaklarının arasına yerleştirdi Pars.
‘’Çok güzelsin.’’ Dudaklarının arasındaki küp buzu bedeninden aşağı indirdiğinde Liva’nın tüyleri ürperdi. Yutkunamadı ve hızlı nefesleri birbirini kovaladı. ‘’Sana kimse dokunamaz artık…’’ dedi buz üstünde erimiş, suyu karnından kasıklarına doğru akmaya başlamıştı. ‘’Sadece ben dokunabilirim bedenine.’’ Pars, başparmağını dudaklarının arasına koyduğunda büyük bir istekle emmeye başladı Liva.
‘’Çok güzel,’’ diye fısıldadı, Pars inip kalkan göğsünü öperken. ‘’Siktir. Çok iyisin.’’ Pars’ın dudakları Liva’nın bedeninin her yerinde karış karış gezindi. Boynu, omzu, göğüsleri, karnı ve bacak arası. Elleriyse her yerindeydi. İç çamaşırını çıkarttı. Buzu bacak arasında gezdirerek diliyle yalamaya başladı Pars. Liva kıvranıyor, parmaklarını Pars’ın saçlarının arasına geçiriyordu. Buz, Liva’nın üstünde bir dakika içinde erimişti.
Pars kalıbı komidiye koyup Liva’yı yeniden kucağına aldı ve büyük adımları banyoya ilerledi. Sıcak suyla dolu küvetin içine kucağında Liva ile girdi. İkiside çırılçıplak suyun içindeydi. Birbirlerine büyük bir şehvetle bakıyor, vücutları yanıyordu. O an ateş ve barutlardı. Biri kibrit yaksa diğeri tutuşacaktı.
Yan yana, yana yana. Pars ve Liva.
Dünyaydı bu, biri ağlarken diğeri zevk almaya her gün devam ederdi.
Ertesi sabah Leyla ile baş başa kalan Açelya, acıdan kıvranıyordu. Vicdan azabından ölmek istiyordu. Avucunu sokup kalbini yerinden sökmek istiyordu. Çaresizlik bu dünyadaki en kötü şeydi.
Leyla, Açelya’nın işe gelemeyeceğini bildiren raporu adliyeye ulaştırıp birkaç işini halledecek, ardından dönecekti. Açelya uyandı. Bir noktada toparlamalı, hayatına devam etmeli ve Karan’la görüşmemeliydi. Ayaklarını yataktan aşağı bıraktığında soğuk zemin içini üşüttü. Aynada mahvolmuş halini gördü. Elbiseyi üstünden sıyırarak çıkartıp çırılçıplak kaldı. Tepkisizce odadan ayrıldı ve üşüyerek banyoya doğru ilerledi. Tam karşısındaki askıda saç kurutma makinesini gördü. Onu son kez kullanan o’ydu. Dudaklarından bir cümle döküldü. Merci chérie. Teşekkür ederim sevgilim. Küveti doldurup kombiyi açtı ve evin ısınmasına izin verdi. Yanaklarına dökülen yaşları umursamadan pamuğa döktüğü temizleyiciyle yüzünün her yerine bulaşmış makyajını temizledi. Bu yükü ölene dek nasıl kaldırabileceği hakkında bir fikri yoktu ve düşündükçe kendinden iğreniyordu.
Sevdiğin adamın annesinin katili olmak.
Seni on beş yıl seven adamın gözünde katil olmak.
Küçük Füsun’u kalbine kazıyan adamın savunduğu katil olmak.
Kendisini küvetin içine bıraktığında sıcak su bedeninin her santimine sızdı. Rahatlama hissiyle iyice gömülüp gözlerini kapattı.
Artık Karan yok, diye mırıldandı.
İş var.
Sen bir savcısın Füsun.
Sen savcısın.
Güzelce köpüklendi ve keselenerek kirden kurtulmayı diledi. Keseyi kollarına değdirdiğinde ellerindeki kanın temizlendiğine inanmak istedi. Sen, dedi. Sen sadece oyun oynamak istedin. Sen sadece küçük bir kızdın. Sen yapmadın.
Yarım saatin ardından güzelce yıkandı, kurulandı ve üzerini giyindi. Akşam Leyla’yla kafa dağıtmak için pub’a gitmeyi düşünüyordu. Içinden bir şey yemek gelmedi, yapmak da öyle. Ama böyle devam edip kendini bataklığa sürüklemektense bir burger siparişi vermeyi düşündü. Kuryeye kapının kulpuna asmasını rica eden bir not bırakıp dolapta alkol kalıp kalmadığına baktı. Yarısı dolu dört şişe kırmızı şarap vardı. Oturdu, kalktı, pencereden baktı ev evde gezindi. Aynaya bakıp giydiklerini inceledi. Bugün savcı gibi değildi. Simsiyah giyinmişti.
Yarım saat sonra tıkırtıyla koltuktan kalktı ve kapıyı açıp yemeğinin gelip gelmediğini kontrol etti. Düşündüğü gibi kulpa asılı büyük bir poşet buldu. Içeri geçti ve telefonda rastgele bir video bulup oyalanmak için onu açtı. Haber sayfalarına denk gelmemek için her şeyi yapmıştı.
Yemeği bitirdikten hemen sonra mutfağa yöneldi. Boş kutuyu açmak için çöp kovasının ağzını açtığında dün Karan’la yedikleri çikolatalı pastanın kabını ve poşetini gördü. Ayağını çekti, kovanın kapağı hızla kapandı. Avucunu istemsizce yumruk yaptı ve odaya doğru ilerledi. Bu kez yan odadan bir mesaj sesi gelmişti. Telefona ulaşıp mesajı açtığında kaşlarını çatıp okumaya başladı.
‘’Raporlarını başsavcıya ilettim. Üç gün izinlisin. Akşam biraz gecikeceğim, istersen pub’a geç, direkt oraya gelirim. Teyzem çok hastalanmış. Onu hastaneye götürüyorum.’’
Ardından bir yeni mesaj.
‘’Yemek yemeyi unutma. Hava da çok soğuk, dışarı çıkarken sıkı giyin. Öptüm.’’ -Leyla
Açelya tüm gününü Leyla’yı bekleyerek geçirdiğinden sıkılmıştı. Hava kararmaya başlamıştı ve o mutfağa ilerleyip dolaptaki yarım kalmış dört şarabı da parmaklarının arasına sıkıştırdı. Bir kadeh seçip yatak odasına ilerledi ve yatağa oturarak şarapları birer birer içmeye başladı. Içten içe bağışıklık kazandığını, şarabın eskisi kadar çarpmadığını, mırıldanmıştı kendine. Dört şişeyi de bir saat içinde bitiriverdi. Saat akşam 8.55’di. Sokakta bağıran kedilerin sesi eve kadar çıktığından bir an onlara kulak kesildi. Minik bir tebessümle boş şarap şişelerini yatağın kenarına koydu ve ayağa kalkıp ayna karşısına geçti. Kıyafetlerini düzeltti, kabanını giyindi, çantasını aldı ve evden ayrıldı.
Mini eteği adımladıkça yukarı kayıyordu Açelya’nın. Hiç giymediği kadar mini giymişti bu gece. Dibini sıyırdığı alkoller etki etmeye başlamış, vücut ısısı artmıştı pub’a gelene dek.
Açelya kabanını çıkartıp sandalyenin gövdesine astı. Bar sandalyesine oturduğunda etrafındaki birkaç erkek gözlerini onun bacaklarına dikmiş, süzmeye başlamıştı. Açelya da evde içmesinden doğan hafif sarhoşluk olsa da kafası yerindeydi. Çalan şarkıyla gözlerini kıstı ve kulak kesildi. Tears Dry On Their Own- Amy Winehouse
Oturduğu yerde hafifçe sallanarak sahte bir gülümseme takındı yüzüne. Tırnaklarını masaya sırayla vurarak ritim tuttu ama şarkıdan tıkırtısını duyamamıştı. Çantasını açıp ilk kez kullanacağı kırmızı ruju çıkardı. Küçük bölmeden ayna çıkartıp dudaklarına yaydı ruju. Koyu, kan kırmızısı. Çalışan birinin gelmesini bekliyordu siparişi vermek için. Çok geçmeden gözleri hiç de yabancı olmayan birine değmişti. Kollarındaki anlamsız dövmeler, ve boynundaki... Karan’a benzeyen o yakışıklı barmen. Açelya’yı gördüğünde yüzünde bir sırıtış belirdi. Başını yana yatırarak kuruladığı kadeh ve bezi tezgaha bıraktı.
‘’Geldiğini görmedim.’’ Açelya gülümsedi. ‘’Ne alırsın?’’
‘’Viski alabilir miyim?’’ dedi Açelya saçlarını düzeltirken.
‘’Ağır kaçar sanki.’’
‘’Kaçmaz.’’ Cevabı net ve keskindi. Barmen halinden memnun bir ifadeyle viskiyi hazırlarken gözü Açelya’nın üstündeydi. Onu gördüğü andan beri gözleri parlıyor, anlamsızca sırıtıyordu.
Açelya şarkının ritmiyle sallanıyor, rastgele bir yere dalıp gidiyordu. Ne kadar içmem lazım, diye mırıldandı. Seni unutmak için ne kadar içmem lazım Karan? Telefonun kilidini açtı ve istemsizce galeriye kaydı parmakları. Aşağıya kaydırması gerekmedi, son fotoğraf Karan’ın yüzünü avucunun arasına alıp çektiği o kareydi. Beklemediği kara gözlerle karşılaştığında sertçe yutkundu. Gözlerini kapattı ve dudaklarını birbirine bastırdı. Öyle derin bir nefes almak istedi ki ciğerlerine, onu bütün bu acıdan kurtarsın istedi. Omuzunda hissettiği el ile önüne koyulmuş viski bardağını gördü gözlerini açar açmaz.
‘’Hala adımı bilmiyorsun,’’ dedi barmen. Giydiği tişört Karan’ın tişörtlerine benziyordu. Kaslarının tam üstünde biten, siyah tişörtler. Dövmelerine anlam veremedi Açelya. Siyah ve kırmızı renkler birbiriyle iç içeydi.
‘’Merak etmiyorum,’’ çıktı dudaklarından. Telefonun güç tuşuna basıp ekranı kapattı ve masaya koydu. Barmen çoktan görmüştü neye baktığını.
‘’Göktuğ,’’ dedi adını aradan çıkartmak istercesine. ‘’Adım Göktuğ.’’
Açelya memnuniyetsizce dudaklarını kıvırdı. ‘’Güzelmiş.’’ Tam o an Karanla tanıştıkları an geldi aklına.
‘’Karan ben.’’
‘’Açelya.’’
‘’Adını söylemeyecek misin bana?’’ dedi Göktuğ, sağ elini sol kolundaki dövmelerin üstünde gezdiriyordu.
‘’Füsun,’’ dedi. ‘’Adım Füsun.’’ Gözleri dolmuştu. Viski bardağına uzandı ve tek hamlede fondipledi.
‘’Füsun... Mahvolmuş gibi.’’ Açelya başını kaldırdı ve Göktuğ’un gözlerine dikti gözlerini.
‘’Ne?’’
‘’Neyin var Füsun?’’ Açelya oturduğu yerden kımıldadı ve arkasına yaslandı. Göktuğ cevap alamamıştı. Piercing’i çıkarmasından ötürü burnunda küçük bir delik izi görmüştü Açelya, ona odaklanmıştı. ‘’Baktığın adam,’’ dedi gözleriyle Açelya’nın telefonunu göstererek. ‘’Burada arkadaşınla oturduğunda anlattığın adam mı? Pars.’’
‘’Sen ne zamandır beni izliyorsun?’’ Boş bardağı Göktuğ’a uzattı, yeniden doldur dercesine. Yabancı şarkıların arasından güneş gibi parladı çalmaya başlayan yeni şarkı. Sakladığın bir şeyler var- Dedublüman
Göktuğ yeni bir viski hazırlamak için kalktığında Açelya telefonu açtı ve son aramalara girip hızla Leyla’yı aradı. ‘’Alo.’’
‘’Leyla, pub’dayım, nerdesin?’’
‘’Geliyorum, beş dakika.’’
‘’Tamam.’’ Aramayı kapattı ve yeni gelen viskiyi yeniden kafasına dikti. Göktuğ gülümseyerek Açelya’nın yüzünü inceliyordu.
‘’Hızlı gidiyorsun.’’ Açelya boş bardağı uzattı.
‘’Bana en ağır içkini ver.’’
‘’Emin misin?’’ Başıyla onayladı Açelya. Başı dönmeye başladığında ellerini alnına yerleştirip gözlerini kapatıp açtı. Göktuğ’un cebinden hafif çıkık sigara paketini fark etti.
‘’Bir tane verir misin? Borcum olsun.’’ Göktuğ, Açelya’nın bakışlarını takip ettiğinde cebindeki sigaradan bahsettiğini algıladı.
‘’Paketi senin olsun,’’ dedi ve sigarayı olduğu gibi çıkartıp önüne koydu. Açelya içinden bir dal çıkarttığında Göktuğ diğer cebinden çakmak çıkartıp uzattı. Çakmağın sesi duyulmamıştı dedublüman’ın sızısından. Yandığında dudaklarının arasına yerleştirip bir nefes çekti, fazla çekmişti. Öksürmeye başladığında Göktuğ gülümsedi.
‘’Bu saatlerde insanları mı kıvrandırıyorsunuz acıdan?’’ dedi Açelya. ‘’Siktir.’’
İçine kötü bir his doğdu. Göktuğ’a emanet edemezdi kendini. Leyla gelmeden yapamazdı bunu. Göktuğ hazırladığı büyük içki bardağını önüne koydu Açelya’nın. Sarıydı ve biraya benziyordu.
‘’Yarasın.’’
‘’Bira?’’
Göktuğ, Açelya’nın tam karşısındaki sandalyeye yerleşti. Önlüğünü çıkarttı ve diğer barmene devam etmesini gerektiren bir bakış attı. Açelya içkiden şüphelenmişti. ‘’Sana ağır bir şey veremem... Bu gözlere yazık olur,’’ dedi Göktuğ, Açelya’ya yaklaşarak parmaklarını Açelya’nın yanağına değdirdi. ‘’İçmeyecek misin?’’ Bakışlarını Açelya’nın bacaklarına kaydırdı.
‘’İçmeyeceğim,’’ dedi Açelya. Göktuğ görmeden içeceğin içine koyduğu ıslak çubuğu çıkarttı parmaklarının arasına sıkıştırıp. Spiked Drink Detection, uyuşturucu tespit çubuğu. Çubuğun ucu mosmordu. Ona doğru yaklaştırıp güldü. Göktuğ kaşlarını çattı.
‘’Sen kimsin?’’ dedi öfkeli bir tonda. Açelya çantasından çıkarttığı kartviziti Göktuğ’un gözlerinin önüne uzattı.
‘’Cumhuriyet savcısı, Füsun Açelya Saraç.’’ Gururla gülümsedi ve kartviziti masaya bırakıp oturduğu sandalyeden kalktı. Parmaklarını dudaklarının arasına yerleştirip kulakları çınlatan bir ıslık çaldığında silahlarıyla beliren polisler tüm mekanı doldurdu.
‘’Yat, yat yere.’’ Polis memurlarından biri Göktuğ’a kelepçe takarken gözleri hala Açelya’nın gözlerindeydi.
‘’Güzelliğinin bedelini bir gün ödeyeceksin Füsun... Şimdilik hoşça kal.’’
Göktuğ ve mekan, polis eşliğinde boşaltılıp ifade alınmak üzere karakola götürülürken Açelya olduğu yerde kaldı. Sandalyeye yeniden oturdu. Hala Leyla’nın gelmesini bekliyordu. Saate bakmak için ekranı açtığında telefonda kalan son şey Karan’ın fotoğrafıydı. Kara gözlerine baktı acıyla.
Her şeyi deniyorum, diye mırıldandı. Her şeyi deniyorum ama hiçbiri senin kadar tehlikeli değil bu maddelerin. Hepsinden iyi bağımlılık yapıyorsun.
Koluna dokunan el ile hafifçe sıçradı ve arkasına döndü. Karşısında gözlerinin en içine bütün karanlığıyla bakan biri vardı.
‘’Karan serbest,’’ dedi umursamaz bir tınıda. ‘’Şu an buraya, seni almaya geliyor. Leyla onu arayıp buraya gelmesi gerektiğini söylemiş.’’
‘’Tüm bunları nereden biliyorsun Liva?’’
‘’Seni çok seviyorum... Füsun.’’
‘’Komik olma.’’ Sandalyeden kalktı ve çantasıyla kabanını alıp hışımla çıkışa doğru ilerledi Açelya. Liva arkasından gülerek gidişini izlemişti. Polislerin ardından mekan bomboş kalmıştı. Yerlerde patlamış mısır ve çerezler, masalarda devrilmiş bira, kokteyl bardakları vardı. Açelya kalçasının altına dek sıyrılan eteği düzeltmek için durdu ve Liva’ya bakmak için arkasına döndü. Orada değildi, belli ki lavaboya gitmişti.
Kapıdan çıkacağı an duyduğu ses, onu olduğu yere çiviledi.
‘’Yaaa Karannn.’’
Sesin geldiği yöne baktığında aniden karnında sıcak bir sancı hissetti. Bar masalarının sonunda, en köşedeki karanlıktalardı.
Arkası dönük bir kadın ve Karan.
Canını en çok yakan, en sevdiğin insanlardı.