22. BÖLÜM- ACI

22. BÖLÜM- ACI

‘’Kalbi kara, gözü kara, adı Karan.''


Adım Karan. Bana bu ismi annem vermiş. Kalbim kara, gözüm kara, adım Karan. Uzunca boylu, yağız bir delikanlı olsun benim oğlum, demiş. Kuzuların kurtlara yem olmadığı masallar fısıldamış kulağıma geceleri. Bana hep parla oğlum, demiş. Sakın karanlığa karışma. Ona benim karanlığımın, dünyamın en güzel kadını olduğunu söylemek isterdim. Baktığımda ormanların filizlendiği yeşil gözler, benim karanlığım anne, demek. Bu satırları yazıyorsam eğer, şu an nefes alıyorsam; aldığım nefes Füsun’umun annem. Kara gözlü oğlunun canının canı. Bende normal bir hayat yaşamak, diğer insanlar gibi sorunlarımın olmasını yeğlerdim. Sabahtan akşama dek çalışıp yorulmak, beklenmedik bir vakitte gribe yakalanmak, bazı komşularla anlaşamayıp tartışmak mesela. Ama benim istemeyeceğim kadar param var anne. Ben hastalanmıyorum. Karan Soysal uyumaz, hastalanmaz, canı acımaz, yemek yemez, ağlamaz, gülmez. Karan Soysal taştan. Kaslarım, kemiklerim taştan.

 

Bazen ne kadar çabalarsan, o kadar dibe batarsın. Bazen batmamak, çabalamamaktan geçer; çünkü ilerlemenin sonu suya mağlubiyettir. Dibine kadar kulaç. Peki, dibi ne kadar? Suya dalarken suya hiç girmemişlerden akıl alma, derler. Hayatı boyunca annesinden masal dinleyerek uyuyanlardan da. Onların dibi, annesinin dizi. Denizin dibindeki çakıllar kanatmazsa dizlerini, annenin tılsımlı masallarındandır. Ben yaralandım. Yol delik deşik, geceler masalsızdı. Annem yoktu.

Parmaklarımın arasında bir fotoğraf.

Füsun Açelya Saraç.

Seni seviyorum, canımın canı.

Annemi öldürsen de.

 

Masum mu arıyorsun? Kendi günahlarına sarıl. Kalbine dokunmama izin ver. Hazineni bana aç. Aç ki, ne kadar gerçek olduğunu kanıtlayayım. Aç ki, tehlike dediğin şeyin benim tek nefesimle nasıl buharlaşıp yok olacağını gör. Bütün günahların benim koleksiyonumda. O küçük yalanların, kimse duymadığındaki söylenmelerin, birine gülümserken aklından geçen karanlık cümlelerin, hepsi benim. Bunu istemiyorum. Herkesten sakladığın ve gerçek olduğuna inandığın parçanı istiyorum.

Masum mu arıyorsun? Araman normal; çünkü hedefinin sen olduğu bir seri katilin günden güne işlediği cinayetlerin parçasısın. Masumiyet sana göre ne demek? Kan gördüğünde bayılan birini mi arıyorsun mesela.

Benim cehennemim acılar üstüne kurulu. Benim karanlığım acımasız. Benim bataklığım, sana yabancı. Cehennem ve cennet arası.

Senin cennetin günahların... Gerçek yalanların.

Masumiyet karinesi kalen değil, senin silahın.

Ve ben, o silahın tetiğini çekmeye geldim.

O mahkemenin hakimi de, savcısı da, tanığı da sensin... Ama avukatın benim ve seni affedeli çok oldu Füsun.

Kulaklarına, bugüne kadar duydukları bütün ninnilerin tam tersi olan yakıcı kelimeleri fısıldayacağım.

Bilirsin, dudak arası silahı sözcüklerdir.

 

Ya cehennem, cennetten daha temizse?

Bana o ilk çatlağı göster. Her şeyde bir çatlak vardır Açelya. Bana maskenin altından sızan ilk ama’yı göster. O ilk şüpheyi... İnan bana hiçbir gerçek, benim karanlığıma karışmış bir günah kadar güzel değil.

Bazı insanlar için yaralanmak değerdir. Senin için yaralandım Açelya; ama sen buna değerdin. Hep değdin.

 

Her şeyi ittiriyorum. Benim çabam olmadığında hiçbir şey ilerlemiyor. Geçmişimi arkamda bırakmak, günahlarımı silmekten daha zor. Leyla masum ama hedef tahtasındaki ok hala ona çevrili. Hepimiz bu günahın bir parçasıyız. Ben, Liva, Uras, Asır, hatta Pars. Bilmeyen tek masum, Füsun’um. Eğer yapabilseydim onu bütün bu kötülüklerin arasından sıyırıp pamuklara sarardım. Canını acıtan dostunu kurtarmak için kendini paralayan, babasını öldürdüğünü öğrense dahi o piç kurusuna karşılık vermeyen biri...

 

Parmaklarımın arasındaki kan tüplerini zerresine dek süzüyorum. Açık, koyu ve pıhtılı kan. Şimdiye dek öyle suç işledim ki bu kanlarla... Benim gibi bir adam, Füsun gibi bir kadını asla hak etmezdi.

 

Mavi’yi korumak için sayamadığım sayıda kan örneğini imha ettim. Yine sayamadığım kadar DNA testi değiştirip uyuşanları dahi uyuşmuyor gösterdim. Buna mecburdum. Bir kez düşerseniz kurtların eline, ısırmadan bırakmazlardı sizi. O ısırık kanar, mikrop kapar ve tüm vücudunuza yayılırdı. Bu batağa düşen herkes, artık çoktan kötüydü.

Ne yapıyorsun sen?!

Eğleniyorum.

Yakalanacaksın. Paçayı kaptırırsan neler olacağını düşünüyor musun hiç?

Evet, en çok seni de yakacağım kısımlardan hoşlanıyorum.

En çok da beni yakacağı kısımlardan...

Tüpleri yerlerine yerleştirdikten sonra barkodlarını okuyucuya işledim. Tezgahın en ucunda duran Ballantınes şişesini alıp kapağını açtım ve kokladım. Yanında duran viski bardaklarından birini doldurup tek hamlede kafama diktim. Sıvı amber gibi boğazımdan aşağı indi. Gözlerimi kapatıp mideme yayılan acıyı ve sıcaklığı hissettim. Öyle keskin bir kokusu vardı ki birkaç shot, kafamın sesini biraz kısabilir gibiydi.

Bardağı bir kez daha doldurdum ve yeniden kafama diktim. Cebimde titreyen telefonu hissettiğimde diğer elimle aldım ve gelen aramayı yanıtladım.

‘’Canımın canı,’’ dedim büyük bir sevgiyle.

‘’Aşkım, mesai bitmek üzere.’’ Beni görüyormuş gibi başımı salladım hafifçe.

‘’Çıkacağım şimdi.’’ Elimdeki bardağı tezgaha koyup yeniden viski doldurdum. Telefondan verdiği içli nefesi duyabiliyordum.

‘’Çok yoruldum bugün,’’ dedi düşük bir tınıda. ‘’Beni kucağına al. Sonsuza dek öyle kalabilirim.’’ Viskiyi kafama dikip saniyeler içinde bitirdiğimde gülümsedim.

‘’Güzelim benim...’’ diye mırıldandım dudağımı yalayarak, aklıma şeytan girmişti. ‘’Bugün... Ne giymiştin altına?’’ Pat diye sorulur mu be oğlum? Kıkırdadığını duyduğumda şişenin kapağını kapattım ve önlüğümü çıkarttım.

‘’Ne giysem sevmiyor musun?’’

‘’Seni her halinle seviyorum.’’

‘’O zaman sürpriz...’’ Gülümseyerek ceketimi aldım ve laboratuvarın kapısını kapatıp binadan ayrıldım. Otoparka iniyordum.

‘’Bir... Yarım saat, kırk dakika sonra göreceğim zaten.’’ Aracıma bindim ve aramayı hoparlöre çevirip emniyet kemerimi bağladım.

‘’Bekliyorum. Öptüm!’’ Aramayı kapattığımızda aracı çalıştırdım ve telefonun bluetooth’unu bağlayarak Spotify’dan Füsun için düzenlediğim playlisti başlattım.

Halil Sezai- Galata

 

Burasıyla adliye arası yaklaşık yarım saatti. Güzelimi öyle özlemiştim ki burnumda tütüyordu. Doyamamıştım ona hiç. Trafiğin arasından sıyrılmaya çalışırken yoldaki insanları izledim. Dakika başı denk geldiğim kırmızı ışığa içimden bela okuyup duruyordum. Viskinin etkisiyle içim yanmıştı. Camı açarak yola devam etmek istedim ama Füsun bindiğinde arabada üşürdü. Arabanın içi sıcak kalsın istedim, onun yerine terlemeye devam ettim.

Adliyenin yanına yaklaştığımda dikkatlice bahçeye doğru girdim ve aracı durdurdum. Hemen çaprazımda Pars ile konuşan Açelya’ydı. Sertçe yutkundum ve kemeri çıkartıp hızla araçtan indim. Yanlarına yaklaşana dek beni görmediler. Bu adamla konuşacak neyi vardı ki?

 

Parmaklarımı Açelya’nın avucuna doğru kaydırıp dudaklarımı dudaklarına yapıştırdığımda aralarına set çekmiş oldum. Geri çekildiğimde Açelya gözlerini kocaman açmış, şaşkınlıkla bana bakmıştı. Sımsıkı elini tutuyordum. Pars’a döndüğümde yutkunduğunu gördüm. Piç kurusu.

‘’Mesai bitti,’’ dedim sert bir tonda. Suratı beş karıştı. ‘’İşi sonra anlatırsın.’’ İş kelimesini vurgulayarak söylediğimde sesli bir nefes çekti ciğerlerine. Göz devirip başını çevirdi. Açelya’yla arabaya yürüdük ve kapısını açıp önce onu bindirdim. Aracın önünden dolaşıp sürücü koltuğuna binecekken son kez Pars’a baktım. Bana arkası dönüktü ve orada öylece kalmıştı. Senin ben belanı sikiyim.

‘’Ne diyor bu piç?’’ dedim ses tonumu kontrol edemeyerek. Açelya elindeki aynayı çantasına attı, dudaklarına ruj sürmüştü kaşla göz arası. Gözlerim dudaklarına indiğinde yutkunamadım. Yüzünü yavaş yavaş incelediğimde sırtımdan soğuk terler akmaya başladı. Gözleri, yanakları, dudakları... Kusursuz. Bunca saat işte kalmıştı ama benim gibi tipi dağılmamıştı. Ee Karan Bey, herkes senin gibi muşmula surat mı?

‘’Liva’yı.’’ Kaşlarımı kaldırdım.

‘’Sana yeni sevgilisini mi anlatıyor bu geniş mezhepli?’’

‘’Çok kırılmış Karan.’’ Sesli bir nefes vererek emniyet kemerimi taktım ve arabayı çalıştırdım. Adliye bahçesinden çıkıp kafamdaki yere sürmeye başladım.

‘’Dertleşecek dostu mu yokmuş Açelya, bıraksana.’’ Omzumu sıvazladığında onun dokunuşunu özlediğimi fark ettim. Yine de bozmadan direksiyona odaklandım. Trafik azalmıştı, hızlı gidiyordum.

‘’İlk anlatışı... Bilmiyorum.’’ Başımla hafifçe onayladım onu. ‘’Neden ters yöndeyiz?’’

‘’Sakin ol ve arkana yaslan.’’ Küçük bir kahkaha kaçtı dudaklarından.

‘’Peki.’’

 

Benim bağlantımı keserek telefonunu araca bağladı ve bir mutlu, bir mutsuz şarkılar açmaya başladı. Hiçbir şarkıyı sonuna kadar dinlemiyor, sadece nakaratta eğlenip kapatıyordu. Hepsinin sonunda bir şarkı açtı, ve hiç değiştirmedi.

On beş dakika boyunca yeni keşfettiği şarkıyı defalarca kez başa sardı. Içten içe komiğime gitmişti; çünkü dinlediği şarkı Fineas ve Förb’den bir çizgi film şarkısıydı. Çantasından çıkarttığı mini tarağını ağzına tutmuş, mikrofonmuş gibi şarkıya eşlik ediyordu.
’’Bav çiki bav bav
Aşkım böyle söyler
Mav mav mav mav
Bak atıyor kalbim
Çiki çiki çuva’’

‘’Seni yemem için mi yapıyorsun?’’ İstediğim yere gelmiştim ve aracı sağa çekip Açelya’ya baktım. Hala gülerek şarkı söylüyordu.

‘’Hiç durmayacak
Gici gici gu ben seviyorum’’

Direksiyonu bırakıp ona odaklandığımda yeşil gözlerini kocaman açarak bana baktı. Hala keyifle şarkı söylüyordu. Onu uzun zamandır böylesine mutlu görmemiştim. Eğer midede kelebeklerin uçuşması olayı doğruysa şimdi tam ondan oluyor olabilirdi.

‘’Orman,’’ diyerek kıkırdadı. Gözlerim torpidoya kaydığında neye kıkırdağını anlayamamıştım ki göz göze geldik. Beni ne zaman izlemeye başladığını bilmiyordum. Şarkısı bitmiş, beğendiği şarkı listesinden bir yenisi başlamıştı. Maya Perest- Karadır Kara.

Karadır kara yârimin gözleri
Yaradır yara yârimin sözleri

‘’Benim için mi ekledin bu şarkıyı listene?’’ dedim gülümseyerek. Elini yanağıma yerleştirip yüzüme yaklaştı. Başparmağını kısılan gözlerimin kenarında gezdiriyordu. Içimde öyle hoş bir yere dokunuyordu ki sanki, tarifini istesem de yapamazdım.

‘’Sana,’’ diye mırıldandı. Dudaklarını dudaklarımın üstüne kapadığında ağır ağır öpüşmeye başladık. ‘’Karadır kara... Yarimin gözleri.’’ Yanaklarını okşayarak yüzünü incelemeye başladım. On beş yıl bakamadığım bu cennet yüzün her milimini ezberlemek istiyordum. Kimsenin fark etmediği, çok açık bir renkte tam burnunun kıyısında duran beni, bana nefes olan yeşil gözleri, üst dudağının alt dudağından birkaç santimetre daha kalın olduğunu.

‘’Deneyelim.’’ Gözlerimiz birbirine değdi, değen sadece gözlerimiz değildi- kalbimizdi. Birbirimizi hissediyorduk ve tam o an dünya susmuş, saatler durmuş, birbirimize tüm açlığımızla bakıyor, ezberlemek istercesine dudaklarımızı aralıyorduk. Bundan bir yıl önce bile biri eğer Füsun’un yüzünü avuçlarımın arasına alıp gözlerine bakabileceğimi söyleseydi, ona küfürler savurur siktir çekerdim. Şu an yaşıyordum, mucizeydi.

‘’Şeker,’’ diye yanıtladı, histerik bir bakışla.

‘’Şeker,’’ diye yanıtladım, onu yemek istercesine. Geriye çekildim, hızla araçtan inip aracın önünden dolaşarak kapısını açtım. Şaşırmış olsa da saniyeler içinde ne yaptığımı anladı. Sağ elimi bacaklarının altında geçirirken diğer elimi sırtından geçirdim ve tek hamlede kucağıma alarak koltuğundan kaldırdım. Aracın kapısını bacağımla kapattığımda Füsun arka kapıya uzanıp açtı. Onu arka koltuklara yerleştirip yanına oturdum ve kapıyı çektim. Üzerine kapanarak dudaklarımı dudaklarına kapattım. ‘’Seni seviyorum.’’

‘’Seni seviyorum.’’

Gömleğinin düğmelerini olabildiğince hızlı açarak yana sıyırdım. İç çamaşırı öyle sıkıydı ki dekoltesi içimdeki duyguları uyandırmaya yetti. Ağzımın içinde gittikçe eriyen şekeri dilimle sağ yanağıma ittim ve Açelya’nın dudaklarına kapandım. Onun tadı ve nane birleşince madde kadar tehlikeli olmuştu gözümde. Dilimi ağzının içinde döndürüyor, alt dudağını emiyordum.

Geriye çekildi ve, ‘’Karan... Yapma,’’ dedi nefesleri birbirini kovalıyorken. Onu yeniden öpmeye yaklaştığımda, ‘’Karan,’’ diyerek daha tutkulu öpüşmeye başladı. Ellerini boynuma doladığında üzerine eğilerek sırtını araba koltuğuna yasladım. Ellerim ellerini bulduğunda onu köşeye sıkıştırarak dudaklarımı yavaşça dudaklarından çektim. İnip kalkan göğsüne yüzümü kapadım ve dişlerimle çamaşırını sıyırarak göğüs uçlarını dilimle ıslatmaya başladım. Parmaklarını enseme çıkarttı ve orada gezdirmeye başladı. Enseme dokunması hoşuma gitmişti. Dudaklarımı göğüslerinden dudaklarına yeniden çıkarttım. Dilimle dilini yalayarak, onu esir ettim. Öpmeyi bıraktığında dudakları sakallarıma, boynuma ve kulağıma değdi. Parmaklarını saçlarımın arasına daldırmış çekiştiriyordu. Onu tek hamlede kucağıma aldım ve direkt üstüme kapandı. Ellerimi önce omzunda, kollarında, ardından belinde ve göğüslerinde gezdirmeye başladım. Kucağımda minicik kalmıştı. Kafasını kaldırdığında köprücük kemiğinden aşağı doğru öperek indim. Dudaklarım göğsünden aşağı inerken ellerini kemerime götürdü ve hızla açtı. Pantolonumun fermuarını çözdükten hemen sonra gömleğimin düğmelerini açmaya başladı. Parmaklarımla oturunca yukarı sıyrılmış eteğini daha da ittirerek iyice yukarı kaldırdığımda bacaklarını öptüm. Sol elimle belinden sıkıca tuttum ve kendime bastırarak dudaklarına yeniden kapandım. Diğer elim bacak arasına girmişti.

İniltiyle sıçradığında tamamen tavana dönmüş hızla nefes alıyordu. Onu sımsıkı tutuyordum ve yerinden kıpıldayamıyordu. Ona dokunan parmaklarım daha da hızlanarak içine doğru girdi. Ellerini boynuma koyarak kucağımda kendinden geçmeye başladı. Parmaklarımı içine daldırdığımda nefesi kesildi. Bir ceylan gibi bacakları titriyordu. Yavaşça kalktım ama parmaklarımı ondan çekmedim. Koltuğa yatırır pozisyonda sırt üstü bıraktım onu, devam ediyordum. Koltuğu tutarak gözlerini kapattı ve bacaklarını kapatmaya çalıştı ama izin vermedim. Bacaklarını ayrı tutarak devam ettim. Dakikalarca kıvrandı. Zevk aldığına eminken parmaklarımı içinden çıkarttım ve zevkle yaladım. Tadı güzeldi.

Gömleğimi, ardından pantolonumu çıkarttım ve yavaşça içine doğru girdim. İnleyerek tırnaklarını sırtıma taktı. ‘’Açelya... Saçından tutabilir miyim?’’ Başını onaylarcasına salladığında saçlarını elime doladım ve hafifçe geriye çektim. ‘’Siktir,’’ diye fısıldadım sıcak nefesi göğsümdeyken. Üzerine kapanmış ileri geri oynuyordum. ‘’Yıllarca seni istedim...’’ Nefes nefese kalmıştık.

‘’Gelecektin...’’ diye mırıldandı inlemelerinin arasında. Tırnakları sırtımı epey çizmişti.

‘’Başkası geliyordu.’’ Dudaklarımı her yerine değdiriyordum.

‘’Sen gelseydin,’’ dedi aniden, bu andan sonra bile söylediklerine pişman olmayacağına emindim, gözleriyle konuşuyordu. ‘’Sen gelseydin Karan.’’

Belinden tutup kaldırdım ve arkaya çevirmeye yeltendim, itiraz etmeden dönerek kalçasını bana doğru itti. Yeniden buluştuğumuzda inlemeleri daha da yükseldi. ‘’Siktir... Keşke gelseydim...’’ Saçını elime dolayarak hafifçe çekiştirdim. ‘’Çok güzelsin...’’

‘’Sende...’’

‘‘Yatağımıza gidelim mi?’’

‘’Hı hı.’’ Aldığım zevkle geri çekildim ve temizlenerek arabanın ön koltuklarına geçtik dakikalar içinde. Şarkılar sürekli değişmişti biz arkadayken.

Ona dokunmanın heyecanıyla aracı hızla çalıştırdım ve zaten çok uzaklaşmadığım eve, çok sürmeden vardım. Yol boyunca nefesimizi tutmuştuk sanki. Ona baktığımda saçlarının bozulduğunu, gömleğini yamuk iliklediğini ve eteğinin tam kalçasının altında bittiğini fark ettim. Her hali beni benden alıyordu. Aracı park edip kapısını açtım ve Açelya’yı kucağıma alarak önce apartmana, ardından onun dairesine girdim.

Adımlarım onun yatak odasına ilerlediğinde yavaşça yatağa bıraktım. Çarşaflar soğuktu, üşümesine müsaade etmeden üstüne kapandım ve etkisiz kıldım. Ellerini tek elimle sıkıca tuttuğumda diğer elim eteğini bacaklarından aşağı sıyırdı. Araçta çıkarttığım çamaşırını eteğin altına giymemişti. Gözlerim çıplak tenine takıldığında dudaklarımı orasına götürerek yalamaya başladım. Ellerim bacaklarındaydı. İniltiyle iki eliylede başımı tutuyor, beni bacaklarının arasına bastırıyordu. Her dil attığımda yerinden kıvranması daha da iştahımı kabartmıştı. Üstümü çıkartarak yavaşça soyundum. Yanına uzanarak başını altıma doğru bastırdım. Dili değdiğinde yavaşça emmeye başladı. Zevkten delirmek üzereydim. Saçlarını kavrayarak başını itip çekiyordum. Yalarken gözleri gözlerimi buldu. Tek hamlede kucağıma aldım ve oturttum. İnleyerek çekileceği an dudaklarımı dudaklarına kapattım. Ağzımın içine doğru boğuk bir inilti bıraktı. Onu sımsıkı sardığımda elleri kol kaslarımdaydı.

‘’Nasıl beni öperken... Yapıyorsun.’’ Zıplatarak devam ettiğimde sesi daha fazla çıkmaya başladı. Elimle ağzını kapatarak yatırdım ve üstüne kapandım. Parmaklarımı dudaklarının üstüne kapatmıştım. Bacakları titreyerek kasılıp duruyordu. Elleri ve ayaklarını serbest bırakmıştı. Zevk alıyor olmalıydı ki artık vücudunu hareket ettirmiyor, tatminliğin dibini hissediyordu. ‘’Çok güçlüsün,’’ diye fısıldadı. Alt dudağını ısırdığında gülümseyerek devam ettim. Ağzından çektiğim elini göğüslerine götürdüm ve uçlarını sıkarak sıçramasına neden oldum.

‘’Füsun... Elimin altında ne kadar uslusun.’’ Bir kez daha kucaklayarak ayağa kalktığımda çabasızca kucağımdaydı. Ellerimi karnının üstünden birleştirmiş, yüzünü cama döndürmüştüm ve ayakları sallansa da yere değmiyordu. Kalçasını hizalayarak son kez içine girdiğimde inmek istedi ama kımıldayamadı.

‘’Seninim...’’

‘’Hep benimdin.’’

 

 

Yatakta geçen birkaç saatin ardından hava kararmış, kasvet çökmüştü. Havalar daha da ısınıyordu artık, eskisi kadar soğuk değildi. Yavaş yavaş yaz ayına giriyorduk. Ona rağmen bu akşam yağmur görünüyordu, yaz yağmuru.

Açelya’nın minik havlusunu altıma sarmaya çalıştım ancak kapanmıyordu. Elimle tutarak banyodan çıktım ve hala yatakta bekleyen Açelya’yla göz göze geldik. Gülerek dudaklarını birbirine bastırdı. Ben olsam bende kendime gülerdim; çünkü havlu lilaydı. Lila.

‘’Biraz daha gülersen...’’

‘’Eeeee?’’ dedi yataktan kalkarak, hala çıplaktı ve ellerini göğüslerinin üstünde birleştirmişti. Bakışlarım altına kaydığında panikle ellerinden birini altına götürdü fakat açılan göğsüyle arkasını döndü.

‘’Böyle de güzel manzara,’’ dedim arkasına bakarak. Odadan saniyeler içinde ayrıldı ve banyoya girerek kapısını kapattı. Üstüme elime geçen bir eşofmanı giyip siyah bir tişört giydim. Birkaç defa burada kaldığımdan onun dolabına bıraktığım, hatta Açelya’nın çakallığıyla unuttuğum kıyafetlerim vardı ve onları neyle yıkadıysa simsiyah tişörtüm lavanta kokuyordu. Yüzümü ve saçlarımı da tamamıyla kuruttuktan sonra perdeyi aralayarak dışarıya baktım.

 

Açelya duştan çıkmadan önce ona en sevdiği tatlıyı alıp sürpriz yapmak istemiştim. Pantolon ve gömleğimi oturma odasına bıraktım. Ceketimi giyindim. Kapıyı yavaşça çektim ve üstündeki anahtarı alıp cebime attım. Merdivenleri ağır ağır inerken ceketimin fermuarını boğazıma dek çektim. Apartman kapısından çıkıp caddenin aşağısına doğru yürürken çiselediğini fark ettiğim yağmur, saçlarımın arasına girdi. Soğuk neredeyse kıyafetlerimi aşıp vücuduma değiyordu ya da duş aldığım için bir serinlik hissetmiştim. Bu mevsimde neyin soğuğuydu bu?

Annemin istediği tarçını almak için markete gittiğim o günü hatırladım aniden. Küçük siyah pantolonum, beyaz tişörtüm ve onun üstündeki siyah, neredeyse fermuarını ağzıma dek çektiğim şişme montum. Annem elleriyle ördüğü siyah atkıyı boynuma dolamıştı kat kat. Sıcacık tutuyordu ama o akşam da üşümüştüm.

En son üşüdüğüm ilk akşam, annem için markete gittiğim akşamdı. Onca yıl taştı derim, zırh misali sıcaktım. Şimdi, tam bu an benim için milattı. Karan Soysal üşüyordu. Annem ve Füsun’un üstümdeki etkisi, her defasında hayrete düşürüyordu beni. Yapmam dediğim her şeyi onlar için yapıyor, keskin sınırlarımı bir onlar için aşıyordum. Iki tertemiz, bembeyaz kadın.

Pastanenin önünde durdum ve camın ardındaki rafları inceledim. Çeşit çeşit pasta, kurabiye ve şekerleme vardı. Füsun’um en çok çikolatalı pasta severdi. Erimiş dondurmasını da öyle. Içeriye adımladığımda yüzüme sıcak hava çarptı. ‘’Hoş geldiniz, ne alırdınız?’’ dedi sevecen tonda kadın çalışan. Üstünde beyaz bir önlük, ellerinde şeffaf eldivenler vardı. Gülümseyerek işaret parmağımla seçtiğim pastayı gösterdim.

‘’Merhaba. Şu, üstünde damla çikolatalar olan.’’ Tezgahın altından çıkarttığı plastik, üstünde markanın yazdığı kaba dikkatlice pastayı yerleştirdi.  ‘’İçinde çilek veya çilekten yapılmış bir madde yok değil mi?’’ diye sordum ciddileşerek.

‘’Hayır, krema ve çikolata tamamı. Başka bir isteğiniz var mı?’’ dedi gözleri yaptığı işe dikiliyken.

‘’Teşekkür ederim.’’ Cebimden çıkarttığım nakiti uzattığımda poşetle birlikte para üstünü verdi. Başımı sallayarak, ‘’Kolay gelsin,’’ dedim ve pastaneden çıktım. Evin yoluna döndüğümde yağmur daha da hızlanmıştı. Poşetin ağzını bağlayarak pastanın ıslanmasını engelledim. Cebim titremişti. Füsun duştan çıkıp beni göremediyse endişelenmiş olmalıydı. Elimi cebime atıp telefonu çıkarttım ve gelen sms’i okumaya çalıştım. Telefonun ekranına durmadan yağmur damlaları düşüyor, ıslatıp duruyordu. Pantolonuma sürtüp diğer elimi siper yaptım ve mesajı okudum.

 

‘’Sana sürprizim var, Karan.’’ (20.02) -Asır Vezindar

 

Bir yeni fotoğraf.

İçimi büyük bir endişe kapladı. Parmaklarım titreyerek fotoğrafa tıkladığımda yutkunamadım.

Annem ve ben.

 

Bunu ondan başkası yapmazdı. Bunu Asır Vezindar’dan başkası yapamazdı. Ailesinin biricik oğlu, Vezindar soyadının tek varisi, tek oğulları. Bunu ne ben yapardım birine, ne Pars.

Pars benden nefret etse dahi aile en hassas noktasıydı. Biliyordum. Pars’ın bir ailesi olmamıştı. Birinin en azılı düşmanı da olsan, onu ailesinden vurmazdın. Bu insanlığın hiçbir yerine sığmazdı. Ikimizde biliyorduk. Bunu bilmeyen tek piç, ailesinin arkasındaki desteğini bir dakika eksik hissetmeyen Asır’dı. Kimse sınanmadığı acıyı bilmezdi. Sınanmamışlığın kibri.

 

Telefonu cebime attım ve adımlarımı hızlandırdım. Füsun’u bu akşamki kutlamaya gitmeyi teklif etmeliydim. Bu piç kesinlikle oradaydı. Ona anladığı dilden konuşmak, boynumun borcuydu.

 

İçim ağlıyordu ama gözümden yaş gelmiyordu. Yutkunamıyordum. Gecenin karanlığında, yüzüme döven yağmurun altında derin bir nefes çektim ciğerlerime. Yanaklarıma süzülen yaş, yağmurun altında görünmeyecekti. Bir, iki, üç... Yanaklarım sırılsıklamdı. Gözlerim ekrandaki fotoğrafa, annemin güzel yüzüne takılmıştı dakikalardır.

 

Zile basmak yerine anahtarı çıkarttım ve apartmana girdim. Elimin tersiyle gözyaşlarımı silerek burnumu çektim. Dairenin önüne ulaştığımda anahtarı kilide takıp çevirdim. Kapı aralandığında bu kez de sıcak hava karşıladı beni. Füsun duş aldığı için daha da arttırmıştım kombiyi. Ev hamam kadar sıcak olmuştu. Kapıyı kapatıp elimdeki poşeti mutfak masasına bıraktığımda banyodan gelen su sesleriyle hala çıkmadığını anladım. Ceketimi çıkartıp portmantoya astım ve yeniden mutfağa dönerek aldığım pastayı tabağa yerleştirdim.

 

Salona geçerken gözlerimin önünde bir gölge beliriverdi. Gözlerimi kocaman açarak kaşlarımı çattım ve elimdeki pasta tabağını oturma odasına taşıyarak orta sehpaya bıraktım. Bu bazen olurdu. Onu düşünerek dibini sıyırdığım acılarımla baş başayken.

Parmaklarımın arasındaki kısa bardağı kafama dikerken gözlerimin önünde uzun, geniş ve karanlık bir gölge belirirdi. Bunu alkolün oynadığı ucube bir halisünasyon sanırdım ta ki bu gölgenin ben olduğumu anlayana dek. Aydınlık her şeyi koca sivri dişleriyle yutan, parlayan gözlerini saklayıp kara gözlerini öne süren bir gölge.

Kiminle konuşursan kendine ayna olurdun. Yaran neredeyse, karşındakinin tam orasında yontardın bıçağı. Ne kadar yalnızdıysan da karşındakinde öyle derindin ve değerdi ayakların yere.

Elinizdeki aynı renkten ipleri birleştirirseniz bir düğüm oluşurdu, aşk. Saatler, seneler geçtikçe gevşerdi bu düğüm tabii. Kopup kopmaması yalnızca sizin elinizdeyd.

 

‘’Karan!’’ Duştan çıktığını anlayıp oturduğum koltuktan yavaşça kalktım. Odadan çıktığımda solumda kalan banyoya yöneldim. Açelya vücudunu küçük pembe bir havluya sarmış bana bakıyordu. Tanrım, bu kadın hep bu kadar güzel mi olacak. Ağır adımlarımla tam önünde durdum. Su damlacıkları yüzünde ve bedeninin her yerinde yerini almıştı. Avucumu omzundan koluna doğru hafifçe indirdiğimde gözlerini kapatarak gülümsedi.

‘’Kurutabilirim,’’ diye mırıldandım onu baştan aşağı süzmeye devam ederken. Bana omuz silkerek gülümsedi.

‘’Gitmemiz gereken bir yer var,’’ dedi burnunu burnuma sürterek. Saçlarına havlu takmamıştı ve öyle ıslaktı ki ayaklarına şıpır şıpır damlamış, yerde küçük bir göl oluşturmuştu çoktan. Saçlarını kestiğinden bu yana bir karış uzamıştı ve kesmesinden ötürü yamuklardı. ‘’Kutlama mı ne varmış?’’

‘’Duymuşsun,’’ diye yanıtladım onu kaşlarımı hafifçe kaldırarak. Saçının ucunu alıp göğsünün üstünde biten havlunun arasına sıkıştırmaya çalıştım, daha fazla damlamasına dayanamamıştım. Bu mazeretle parmaklarım onun göğüslerine değmişti. Hissetmiş olmalıydı ki bana öylesine aç bakıyordu ki, bu kadınla hiç evden çıkmayabilirdim.

‘’Adliyede dilinden düşmüyor ki kimsenin.’’ Parmaklarını saçlarımın arasından geçirdi. ‘’Neden ıslaksın, saçlarını kurutmadın mı?’’

‘’İçeriye geldiğinde söylerim... Böyle etkinliklerden hoşlanmadığını sanırdım,’’ dedim dudaklarımı dudaklarına değdirerek.

‘’Seninle yapmaktan hoşlanmadığım hiçbir şey yok.’’ Geri çektiğim dudaklarıma yeniden kapadı dudaklarını. Havlusu düşecekken havada yakalamıştı ve göğsünün yarısı açıktı. Bakışlarım oraya kaydığında yutkundum. Parmaklarını sakallarımda dolaştırarak odaya yürüdü yavaşça. ‘’Ben hazırlanıyorum...’’ Beni süzerek daha çok gülmeye başladı. ‘’Sen eşofmanla mı geliyorsun?’’ Bakışlarım bacaklarıma indiğinde eşofmanla olduğumu algıladım.

‘’Yanına yakışmayız böyle sayın savcım.’’ Gülümseyerek hafifçe iteledi kapıyı, minik bir aralık kaldığında göz kırptı.

‘’Kara gözlerin yeter.’’ Kapıyı kapattığında içimi sıcacık bir duygu kapladı. Nefes almayı unutmuştum. Kendime gelmem gerektiğini anlayarak adımlarımı pastayı bıraktığım odaya çevirdim ve buraya aldığım kıyafetlerimi kısa sürede giyindim. Siyah gömlek, siyah bir pantolon ve şık bir kemer. Banyoya dönüp ıslanmış saçlarımı yeniden kuruttum. Ellerimle şekil verdiğime inanarak odaya döndüm. Koltuğa yerleştim ve içeriden gelen saç kurutma makinesinin sesini duydum. On dakika kadar pastayla bakıştık. Hareketlendim ve pastanın yanında duran laptop’un kapağını açıp televizyon kanallarından birini arattım. Karşıma yemek tarifi veren bir program çıkmıştı ama arkama yaslandığımdan değiştirmeye üşenmiştim. Topuklu sesleri kulağıma dolduğunda Açelya’nın yaklaştığını anladım.

 

Kapıdan içeri girdiğinde siyah mini elbisesine takıldı gözlerim. Ellerinden dirseklerine çıkan tül eldivenlere, dizlerinde biten siyah botlarına, boynundaki çiçek kolyeye ve saçına, gözlerine, güzel yüzüne. İçim gitti.

‘’Açelya...’’ Gözlerinin etrafı siyah, içi yemyeşildi. Bu kadın gerçek mi.

‘’Nasıl olmuşum?’’ dedi gülümseyerek. Kendi etrafında dönerek gözleri benimkilerle buluştu. Sağ eli sol koluna uzanan eldivenin üstündeydi ve benden alacağı tepkiyi beklediği belliydi.

‘’Öyle güzelsin ki Açelya...’’ diye fısıldadım ayağa kalkarak. Baştan aşağı inceliyor, zarifliğine eriyordum içten içe. Tıpkı kuğu gibiydi. ‘’Seni bir kez görmek için müebbet gerekse,’’ diye devam ettim lafıma. Elini tutup koltuğa doğru yavaşça çektim. ‘’Hükmüm kabulüm.’’ Koltuğa oturdu ve kıkırdayarak bakışlarını kaçırdı.

‘’Utandırıyorsun beni.’’ Başını çevirdiğinde orta sehpanın üstündeki pasta dolu tabağı fark etti. Kaşları hayretle havalandı. ‘’Çikolatalı pasta mı aldın?!’’ Masayı kendine doğru çekerek peçetenin üstüne bıraktığım temiz çatalı aldı. Dilimden biraz kopardı ve çatalı dudaklarına götürdü.

‘’Nasıl?’’ Çiğnedikten hemen sonra yutkundu. Gözlerini kocaman açıp alt dudağını dişledi. Dişlerinde çikolata kalmıştı ve çok tatlıydı.

‘’Çok taze!’’ Çatalı büyük bir parçayla yeniden doldurduğunda bana doğru uzattı. Ağzımı kocaman açtım. Gerçekten çok lezzetli ve tazeydi.

‘’Hmm,’’ diye mırıldandım parçayı çiğnerken. O sırada kendi yemeye devam etmişti. ‘’Bu sabah yapıldıysa demek ki.’’

Gözlerimiz bilgisayardaki açık programa kaydı. Bej rengi bir mutfak, beyaz önlük ve şapkalı biri. Aşçının teki fırına bonfile atmış, soğan doğruyordu.

‘’Soğan çok gözümü yakıyor, hiç sevmiyorum,’’ diye homurdandı Açelya ağzındaki lokmayı henüz yutmamışken.

‘’Senin için ben doğrarım.’’

‘’Sahi mi?’’ Bana her inanamayışında gözlerini kocaman açıp bakıyor, ve ben o yeşil gözlerini daha net görüyordum.

‘’Evet, yemeklik soğan doğrar kaplarda dolaba koyarım, yapacağın zaman alır yemeğe katarsın.’’ Olduğu yerde sallanmaya, birnevi tavşan dansı yapmaya başladı.

‘’Bu baya dev hizmet yalnız.’’ Çatalı tabağın boş kısmına bırakıp dans etmeye devam etti. ‘’Tek kişilik dev kadro, KARAN KARAN KARAN!’’ Küçücük şeylere olan mutluluğunu öyle seviyordum ki. Karşımda hala on iki yaşındaki Açelya varmış gibi hissettiriyordu.

Dışarıdan gördüğünüzde yanına yaklaşmaya çekinirdiniz ama kalbi sıcacıktı. İçinde şefkatin zerresini bile hissetse dans etmeye hazır o kız çocuğu vardı.

‘’Pastanı bitirdiysen çıkalım.’’ Başını sallayarak beni onayladığında dudaklarıma tatlı bir öpücük kondurdu. Ayağa kalkıp dış kapıya doğru ilerlerken pencerenin perdesini hafifçe aralayıp hala yağmur yağıyor mu kontrol ettim. Durmuştu.

‘’Saçların o yüzden mi ıslaktı?’’ diye sordu gülerek, üstüne ince bir ceket giymişti. Bu yağmurda öyle çıkmasına izin vermezdim eğer ki arabayla gidecek olmasaydık. Bende ceketimi giyip başımı salladım. ‘’Çok tatlısın.’’

‘’Senin kadar değil.’’ Kapıyı açtık ve apartmandan yavaş adımlarla aşağı indik. Her ne kadar ağır yürüsek de Açelya’nın topukları binada yankılanıyordu. Adliyede de duymuştum defalarca, fırtına gibi geçiyordu koridorlardan. Anahtara basıp aracı açtığımda Açelya benden önce bindi. Sürücü koltuğuna geçip telefonu kenara bıraktığımda emniyet kemerini takan Açelya’nın yan gözle telefonuma baktığını fark ettim. Bozmadan aracı çalıştırdım ve oradan ayrıldık.

Sokaktan çıkar çıkmaz telefonumu kapıp önceden öğrendiği çizgisiz F ile kilidi açtı. Önüme döndüm ve neye bakacağını umursamadan yalnızca laf atmak istedim.

‘’Başladı mı kontrol mesaisi.’’

‘’Ee,’’ dedi bilmiş bir ifadeyle. Telefonda bir şeyler yapıyordu ama göremiyordum. ‘’On beş yıl boyunca gözetlerken kaçık olduğumu hiç mi görmedin?’’ Sırıtarak kırmızı ışıkla birlikte durdum. Kafamı eğip ekrana bakacakken daha da çevirip sakladı.

‘’Neden saklıyorsun?’’ Dilini dışarı çıkarmış haylaz bir çocuk misali karıştırıyordu.

‘’Gizli,’’ diye fısıldadı çok önemli bir iş üstünde gibi.

‘’Tamamdır savcı hanım, alın sizin olsun.’’

‘’He he,’’ gibi şımarık bir ses çıkarttı. ‘’Artık Instagram hesabında varım!’’

‘’Sen bunun için mi çabalıyordun?’’ Varacağımız yere az kalmıştı ve trafik şansıma tamamen açıktı.

‘’E tabii, elim armut mu toplasın benim.’’ Omuzlarını dikleştirip telefonu eski yerine bıraktı. Camdan dışarı bakarak ciddiyetle konuşuyordu. ‘’Manav değilim ki canım, günde kaç kadından mesaj geliyor sana görmüyor musun?’’

‘’Bakmıyorum ki.’’

‘’Nasıl?’’ Bana döndü yeniden. ‘’Hiç mi biri ilgini çekmedi, giriyim profiline bakayım demedin?’’ Cık’layarak yanıtladım onu. ‘’Hıııı, Namık Kemal.’’

‘’Çok ayıp, senin gibi bir hanımefendiye yakıştı mı?’’

‘’Ne var? Hiç inandırıcı değilsin.’’

Gülerek arabayı kenara çektim. Vale gördüğümde araçtan indik ve anahtarı teslim edip içeri doğru adımladık. Nahoş bir şarkı çalıyordu ve atmosfer tamamen açık renkten ibaretti. Ilk bakışta hiç içime sinmemiş, hatta mide bulantısı yapacak kadar kötü hissettirmişti burası. İçeri girdikçe tanıdığımız yüzlerle karşılaşmaya başladık.

Açelya elimi sımsıkı tutarak kenarda gördüğü Efsa’ya başıyla selam verdi. Efsa munzur bir bakışla kafasını sallayıp ellerimize baktı. Açelya’yla arasında muhabbetim mi geçmişti? Kadınları anlamak zordu. Slow bir parça çalmaya başladığında bazı kişiler pistin ortasına gelerek yavaş ritimde dans etmeye başladılar. Alkol ikram eden bir servis görevlisinden birer kokteyl alarak küçük, yuvarlak bir masaya geçtik.

 

Pistin ortasında dans eden kişiler, Liva ve Asır’dı. Bu an bana, üniversite balolarında yokluğumdan faydalanıp Asır’a koştuğu günleri hatırlattı. Bir kez öpüşürken bile görmüştüm onları. Bu benim hiç umurumda değildi.

Gözlerimi etrafta gezdirdiğimde kalabalıkların hemen ardında Pars’ı gördüm. Bakışları Liva’nın üstündeydi. Büyük bir öfke vardı gözlerinde ama Asır’a yumruk atmaya bile kalkmamıştı. Ne olduğunu bilmiyordum, merak da etmiyordum.

 

Açelya zarif parmaklarıyla kokteyli kavrayıp dudaklarına götürdü. Tadından anladığım kadarıyla limonlu bir martiniydi. Açelya çoktan bitirmişti ve yanından geçen görevliden bir yenisini daha almıştı. Onunla birlikte benimkini kafama diktim, boşu vererek yenisini aldım. Gözlerime bakarak kokteyli bana uzattı benimde uzatmamı bekleyerek. Tokuşturduğumuz an çalan şarkı değişti ve heyecanla güldük.

‘’Şerefe!’’

‘’Şerefe!’’

 

Bu kez çalan şarkı ağıt kadar ağır hissettirmişti. Acıklı bir tınıda söyleyen kadın, hangi dil olursa olsun acısını anlatıyordu, anlamıştım. Dansı bırakanlar masalarına döndüğünde bize doğru gelen Asır ve Liva’yı gördük. Asır’ın yüzünde büyük bir piçlik sırıtıyordu. Masaya ulaştıklarında Açelya, Liva’nın yaklaşması üzerine biraz daha yanıma ilişti ve elimi tuttu.

‘’Niye dans etmediniz?’’ diye sordu laubali bir tavırla Asır. Yüzünün tam ortasına geçirmemek için yumruğumu sıkıyordum.

‘’İyiyiz böyle,’’ dedi Açelya. Liva, Açelya ile ellerimizi gördü ve sesli bir nefes verdi.

‘’Hmm.’’

‘’Biz hava alalım,’’ dedim ortaya doğru. Açelya’ya döndüm ve yönümüzü kapıya çevirip bir adım attık. Tam o an duyduklarım, kanımı dondurdu.

‘’Açelya’ya kendisinin katil olduğunu söyledin mi Karan?’’ Dişlerimi sıkarak sertçe yutkundum. İçimdeki öfkenin başını ezmeye çalışıyordum. Olduğum yerde kaldım ve göz teması kurmadım.

‘’Asır, siktirgit.’’ Açelya’nın elini tutup oradan uzaklaşmak istediğimde Açelya gelmedi.

‘’Bir dakika, bir dakika... Katil mi?’’ Ben omuzunu okşayarak gözlerimi gözlerine diktim.

‘’Bir şey yok güzelim, gel hadi.’’ Elinden hafifçe çekiyordum ama yerinden kıpırdamıyordu. ‘’Açelya, hadi...’’ Bir adım atıp benimle gelmeye ikna olduğu an salonun ortasına ilerleyemeden kan beynime sıçradı.

‘’Götün yememiş anlaşılan.’’ Kahkahasını duyduğum gibi arkama dönüp Asır’ın suratında yumruk patlattım. Yere devrilmişti. Liva onu kaldırmak için eğildiğinde herkes endişeyle buraya bakmıştı bile.

‘’Seni öldürürüm!’’ diye bağırdım Asır’ın gözlerine nefretle bakarak. Pars yaslandığı duvardan doğrulmuş burayı seyrediyordu. Burnumu çekip parmaklarımı Açelya’nın avucuna kaydırdım. Bir an önce onunla buradan ayrılmak istiyordum. Yeniden, ardımı döndüğüm an kalbim, göğüs kafesimden çıkacak kadar hızlandı.

‘’Sen annenin katilini öldür lan sikik!’’ Açelya’nın ellerini bıraktığım gibi yere, Asır’ın üstüne kapandım ve arka arkaya yüzünü yumrukladım. Ağzından, burnundan ve kulaklarından oluk oluk kan akıyordu. Kulaklarıma dolan çığlıklar beni daha da delirtmiş, onu daha çok öldürmek istememe neden olmuştu. Bayılmıştı.

Hiçbir şey umurumda değildi. Sen. Annenin katilini. Öldür. Lan sikik.

‘’Karan buraya gel! Karan! Ambulans, polis yığılacak buraya... Karan gel!’’ Yutkunamadığımda ellerim kan çanağı olmuştu. Sadece onu duyuyordum, Açelya’yı. ‘’Gel...’’ Ellerimdeki kanı önemsemeden tutmuştu sımsıkı, onunla birlikte Asır’ın üzerinden kalktığımda yavaş adımlarla dışarı çıktık. Annenin katilini öldür.

Yüzüme vuran soğuk rüzgar, bir tokat gibi uyandırdı beni. Sokak karanlık, soğuk ve sessizdi. Kimse yoktu ikimizden başka. Aldığım nefes, zehrimdi. Geriye sendeleyerek sırtımı soğuk duvara dayadım. Açelya tam karşıma dikildi ve yeşil gözlerini kara gözlerime dikti. Ona her şeyi anlatma vakti gelmişti. Onu her şeyiyle kaybetme vakti de. Dilimden çıkanlarla zehirleyecektim onu. Karanlığıma çekecektim. Ağır ağır araladım dudaklarımı. Onun güzelliği, beyaz yalanları, masumiyeti içime dolmadan yapmalıydım.

 

‘’O gün...’’ dedim kesik nefeslerimin arasında. ‘’Asansörün kablo sistemine bağladıkları bir kabloyu, barbie bebeğinin içine yerleştirip senin eline verdiler.’’ Aldığım nefes ciğerlerime yetmiyordu. ‘’Uras verdi, ailesiyle ailem düşmandı.’’ Açelya’yı ilk kez böyle görmüştüm, mahvolmuş gibi. Anlatacaklarımı anlamıştı. ‘’Sen, bebeği konuşturmak için düğmeye bastığında…’’ Başımı yana çevirdim ve hızla akan gözyaşımı sildim. Açelya’nın karşısında ilk kez ağlıyordum. Yeşil gözlerinde bir ifade vardı, yenilgi. İçinde cümlenin devam etmesini isteyen ama duyacaklarını kaldıramamaktan korkan iki yanı çatışıyordu. Yeniden gözlerine baktığımda onunla göz göze gelmekten utandım. Yanlıştı. Bir şey değil, her şey. ‘’Asansör devre dışı kaldı, halatları koptu ve asansör yere çakıldı Açelya.’’ Geriye doğru sendelediğinde sırtını sertçe duvara çarptı. Elindeki bana içirmek için aldığı su şişesi parmaklarının arasından yere düşüp patladı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu ama gözyaşları arka arkaya süzülerek yanaklarından iniyordu. ‘’Benim annem, o asansörün içindeydi...’’ dedim mırıldanarak. Nefesim kesildiği an kaldırıma, dizlerimin üstüne düştüm. ‘’Senin suçun yok Açelya.’’ Nefes aldığına bile inanmıyordum. Olduğu yerde boş duvara bakıyordu. ‘’Ben sana inanıyorum…’’

Hafifçe sendeledi olduğu yerde. Hıçkırıklarımın arasında belinden kavradım onu, nefes alamıyordu. Ellerimi yanaklarına yerleştirdiğimde hem inanmamışlık hem çaresizlik vardı gözlerinde.

‘’Anneni…’’ dedi nefes almaya çalışarak. ‘’Anneni öl…‘’ Biri kalbimin tam ortasına bıçak saplamış, çevirip duruyordu. ‘’Anneni mi öldürdüm…’’ Onu kollarımın arasına alıp sımsıkı sarıldığımda hıçkırıkları keskin bir bıçak gibi içimi parçalıyordu. ‘’Bunca yıl, nasıl sevebildin beni?’’ Kollarımın arasından çıkmaya çalıştı, izin vermedim. ‘’Nasıl baktın gözlerime? Sen beni nasıl affettin?’’

‘’Şşş...’’ Burnumu çekerek başımı başına yasladım.

‘’Ben affetmem kendimi... Ne yaptım? Ben ne yaptım...’’ Hala kaçmaya çalışıyordu ama onu sımsıkı sarmıştım. Gitme Açelya, yalvarırım. Sende gitme. Aramızdan rüzgâr bile geçmiyordu, ufacık bir delik bile yoktu. Ambulans aracının geldiğini algıladığımda polis sirenleriyle kırmızı-mavi ışıkları da görmüştüm. Sertçe yutkundum.

‘’Sen hiçbir şey yapmadın...’’ Kollarımı gevşeterek gözlerine baktığımda yeşil gözlerinin kan çanağı olduğunu gördüm. Elleri tir tir titriyordu ve vücudu buz gibiydi. ‘’Açelya,’’ dedim adını vurgulayarak. ‘’Füsun Açelya... Benim karanlığım sensin.’’

Kapıdan çıkan orta yaşlı adamların bize doğru yürüdüğünü görebiliyordum ama polis arabasından gelen ışıklar, neredeyse gözümü kör etmişti. Yaklaştıkça üstündeki formayı ve yüzlerindeki ifadeyi algılamaya başlamıştım. İçlerinden birinin elinde gümüş bir kelepçe sallanıyordu. Polisler bana yaklaştıkça Açelya sımsıkı sarılıyordu. ‘’Sen benim cennetimsin Füsun,’’ dedim ona yakalanmadan. Polis artık dibimdeydi. Kollarımdan tutup bizi ayırdıklarında Açelya yerde kalakalmış, ürkek gözlerini bana dikmişti. Soğuk kelepçe bileklerime dolandığında içim ürperdi. Kollarıma giren memurlar beni araca doğru yürütürken son bir kez arkama baktım. ‘’Ah benim canımın canı...’’

 

Pars, Açelya’yı ayağa kaldırmaya çalışıyordu ama Açelya tepki vermiyordu.

‘’İyi değilim...’’ dedi, dudaklarını okumuştum canımın. Pars onu güçlükle kaldırdığında yeni doğmuş ceylan gibi dizleri titriyor, düşmemek için tutunacak bir yer arıyordu elleri. Pars ellerini beline sıkıca kavradığında Açelya tir tir titriyordu. ‘’Karan...’’ Bacakları güçsüz düştüğünde bedenini Pars’ın kollarına bıraktı. Gözleri kapanmıştı.

 

‘’FÜSUN!’’ Kollarımı iki yana ayırıp kelepçeyi koparmak istercesine ellerimi çekiştirdiğimde memurlardan biri kafama bastırarak zorla araca bindirdi. Yanıma oturan memurlardan birini itip araçtan attığımda küfürle karışık bağırmıştı. Kafa atıp deli gücüyle saldırdığımda bir anlığına görebilmiştim Füsun’u. Herkes başına üşüşmüş, ambulans çalışanları onun yanına gelmişti.

 

‘’Nabzı çok yavaş!’’ diye bağırdı Pars panikle. Ambulanstan inen diğer hemşire Açelya’ya müdahale etmeye başladığında kalbim göğsümden çıkacaktı.

‘’Vazovagal senkop!’’

 

Pars, Açelya’nın ellerini tutarak endişeyle baktı. ‘’Beni duyuyor musun? Açelya, beni duyuyor musun?!’’ Sarsarak kendine getirmeye çalışıyordu ama Açelya uyanmıyordu. Tuttuğu ellerini bıraktığında, Açelya’nın elleri Pars’ın kucağına düştü.

Polis aracı çalıştığında acıyla bağırdım.

‘’FÜSUN! FÜSUN’UM...’’

 

Ektiğim çiçeklerden bir mezar yapmışım. Kaç mezar... Anlıyorum. Affetmek, ilk haline döndürmezmiş yarayı. Çabasız, acısız olmazmış. Affetsen geçermiş ama, izi de kalırmış.