8. BÖLÜM- YİRMİ İKİ
8. BÖLÜM- YİRMİ İKİ
"En ağır
yük sırdır, aşk olsun taşıyabilene." -La Fontaine
Hayatın
boyunca haddinden fazla verirsen kendinden, eninde sonunda kendini verirsin.
Her şeyin fazlası zarardır. Empatinin, fedakârlığın, merhametin… Ve yine her
şeyin bir sınırı vardır, aşkın bile. İnsan hayatı boyunca iyi olamaz. Her
insanın içinde bir kötü yatar, onu uyandırmak içinse tek bir şey yeterlidir.
Herhangi bir rakamı sıfır ile çarparsan sonuç yine sıfırdır. İçinde
oturtamadığın bu koca duygu, sıfır. Yani tamamıyla etkisiz elemanken büyüten
yine sensin. Aynaya bak, gözlerine; öylesine değil, gözlerinin en içine bak. Gördüğün
yalnızca bir organ mı? Organı görmeni sağlayan organ, sana ne gösteriyor? Bir
insan mı, yoksa robot mu? O gördüğün şey her neyse, onu çarp: sıfırla.
Açelya dosyayı incelediğinde, gördüklerinden
sarsıldı. Her köşeden fotokopi makineleri uğulduyor, telefonlar çalıyor,
çalışanlar ellerindeki sır dolu dosyaları götürüp getiriyorlardı. Katil
avlarını titizlikle ve her şeyi hesapladığı bu evrende kovalamıştı.
"Seni aramış," dedi Pars, Maya
hakkındaki bilgileri okuyarak. "Adın, yaşın, tüm bilgilerin burada
işte…"
"Arkadaşımı sen mi öldürdün?"
diye ekledi Liva. Parmağını ekrandaki iki sözcüğe uzattı: Cumhuriyet Savcısı.
‘’İşte tam da senin aradığın şey. Burada savcılık oynuyorsun ama arka planda
kaç kişinin kanını döktüğünü bilmiyoruz!" Pars, Liva’nın sesinde bir
heyecan tınısı duydu. Pars’ı tahrik eden buydu, zekâların yarışması. "Adın
yazıyor, Füsun Açelya Saraç. Arkadaşımla ne konuştun? Hatta şöyle mi
sormalıyım, onu neden öldürdün?’’ Karan, müdahale etmek için Açelya’nın
herhangi bir yanıt vermesini bekliyordu, ya da Pars’tan bir cümle daha duyarsa
savunmaya geçecekti ama yalnızca Liva’nın suçlamaları yankılanıyordu
duvarlarda.
Açelya doğruldu ve gözlerini etrafta
dolaştırdı. ‘’Bir tıp laboratuvarının hakkında ne çok bilgiye sahip olduğunu
düşündün mü hiç?" dedi tok bir sesle, aynı zamanda titriyordu.
"Kolunu açıp da iğneyi damarına sokmalarına izin verdiğinde, kendinle
ilgili ne kadar çok kişisel ayrıntı verdiğini hiç hesapladın mı? Kan, en mahrem
sırları içerir. Hangi hastalıktan ölüyorsun? Son birkaç saatte sigara mı içtin,
yoksa alkol mü? Depresyondasın ve Prozac mı alıyorsun, yoksa herhangi bir
vitamin mi? Ben bu kadınların davalarını inceliyorum, açığa çıkardığım birçok
dosya var. Henüz tıp laboratuvarı Maya hakkında bir sonuca varmadı. Liva… Sen kim
oluyorsun da beni katil olmakla itham ediyorsun? Yerinde olsam haddimi bilirdim
ama iğrençsin. Yerinde olmak, isteyeceğim son şey bile değil.’’
‘’Eski sevgilinle görüşüyorum diye bana
takıksın sen, geçmişe takıntılı bir kadınsın. Kim sana inanır?’’ Karan'ın
gözleri büyümüştü. O konuştukça ellerini yumruk yapıp geri açıyor, Liva’nın
gözlerine onu öldürmek ister gibi bakıyordu. Pars, Liva’ya edilen sözler
karşısında öfkeyle doldu. Birkaç adım atıp Açelya’nın tam önünde durdu. Tam o
an Karan, Açelya’ya daha da yakınlaşarak herhangi bir temasta onu korumak için
tetiğe geçmişti. Pars, öfke dolu bakışlarını Açelya’nın ürken gözlerine dikti.
‘’Maya’yı nereden tanıyorsun?’’ Sesinde
hesap sormuşluğun her tonu vardı. Açelya’nın canı acıyordu. Herkesin gözü
şüpheyle üstündeydi, Pars’ın bile. Hatta
en çok Pars şüphe duymuştu. Hayır, Pars. O kadar uzun boylu değil. Bir
zamanlar kollarında uyuduğu adam şimdi ondan nasıl şüphe duyabilirdi.
‘’Maya’yı tanımıyorum,’’ dedi
kelimelerin üstüne bastırarak. Başını reddedercesine sallarken içinde
paramparça olmuş bir kalp vardı. ‘’Aramadı ki.’’ Liva’ya karşı kendini
savunabilirdi ama… Pars’a kendini anlatmaya çalışmak baştan uca kanatıyordu
içini. Telefonunu çıkarttı ve son arama kaydında Maya’nın öldüğü tarihe indi.
Annesi ile, Leyla ile ve Karan ile konuşmuştu ama Maya adında biri ya da
kaydedilmemiş herhangi bir numara yoktu kayıtlarda.
‘’Yalan söylemediğini nereden bilelim Açelya?
Silmek için fazla çabaya gerek yok. Senin abin de katil değil miydi? Belli ki
ailecek içinizde var…’’ Abim… Abim de
katil, öyle mi. Ailecek içimizde var… Zihninde tekrar ediyordu her cümle.
‘’Ben bir şey yapmadım.’’ Yer, ayağının
altından kayıyordu. Kulaklarına öyle güçlü bir çınlama dolmuştu ki etrafındaki
kimseyi duymuyordu. ‘’Ben bir şey yapmadım.’’ Yutkunmak güçtü, ayakta durmakta
zorlanıyordu. Yalnızca, tek bir cümle söylüyordu ama onu bile duymuyordu
kulakları. ‘’Bir şey yapmadım. Ben yapmadım. Ben tanımıyorum.’’ Ciğerlerine
derin bir nefes çekmeye çalışıyordu ama sanki içeride biri kalbinin üstünde
bıçak çevirip duruyordu. Elleriyle tutunacak bir yer ararken birinin kendisini
yakaladığını algıladı. Karan. ‘’Abim…
Abim, abim katil değil. Abi… Baba…’’
‘’Açelya! Beni duyuyor musun Açelya?
Ben sana inanıyorum, sana inanıyorum.’’ Bir eli bacaklarından diğer eli
belinden kavradığında kucağında olduğunu algıladı. ‘’Gözlerime bak, Açelya.
Sana inanıyorum. Sakin ol, buradayım.’’
Açelya, ellerini Karan’ın göğsünün
soluna koyup nefes almaya çalıştı. Parmakları kaydıkça gömleğinin kenarı
sıyrılmıştı. Kalbinin tam üstünde, siyah bir karaltı gördü. Sırtı soğuk bir
yere değdiğinde kucağından indiğini anladı. Beyaz tavan üstüne kadar iniyordu
sanki.
‘’Benim abim… Abim katil değil,’’ dedi
gözlerini açamıyorken. ‘’Beni aramadı kimse…’’
‘’Sana inanıyorum Açelya. Derin
nefesler al, gözlerime bakar mısın?’’ Ellerini elleriyle sıkıca kavramıştı. Tek
bildiği parmaklarının çok sıcak olduğuydu. Avucu yanıyordu sanki, başparmağı
damarının üzerinden kayarken nabzının atışını hissetti. Pars’ın ellerini tanırdı, bu o değildi. Yine de… Yanında olduğunu
sanıyordu.
‘‘Unuttun mu? Balıklar ağlayamazlar…’’
Ellerinin arasından kaybolan sıcaklıkla nefesini yuttu. ‘’Gitme Pars…’’
Karan ellerini çekti. İçi kırılsa da
kıyamıyordu. Gözlerini üstüne dikti. Açelya kendisine gelemiyordu, onu bıraktığı
koltuktan kaldırdı ve yeniden kucağına aldı. Ayağıyla kapıyı aralayıp oradan
çıktığında herkes hala içerideydi ve şaşırmış halde Karan’ın kucağındaki Açelya’ya
bakıyorlardı.
Karan, oradan çıkarken bilerek Pars’ın
yanından yürüdü. Tam dibine geldiğinde bir anlığına durdu ve kulağına eğildi.
‘’Seni bir daha Açelya’nın etrafında
görmeyeceğim, Pars Demir.’’ Liva da duymuştu Pars’a yakınlığından, sesindeki
tehditkarlık onu korkutmuştu. Onun aksine Pars dik dik bakmıştı Karan’ın
arkasından.
Yolun karşısına geçtiğinde aracının
kapısını açtı ve Açelya’yı dikkatle yan koltuğa bıraktı, emniyet kemerini
bağlamak için üzerine doğru eğildiğinde yarı açık bilinçle sayıklayan Açelya’yı
duydu.
‘’Sigara kokuyor… Nefes alamıyorum.’’
Karan üzerine sinen sigara kokusunu fark etti, gömleğini burnuna uzatarak
kokladığında gözleri endişeyle baktı. Kemeri bağlayarak yavaşça kapıyı kapattı
ve aracın önünden dolaşarak sürücü koltuğuna oturdu. Kendi kemerini de bağlayarak
aracı çalıştırdığında akşam oluyordu. Bulutların arasına saklanmış güneş,
batmak üzereydi. Gökyüzünün kızıllığı ve yol, sessizliği kaplıyordu.
Açelya’nın gözleri kapalıydı ama artık
sayıklamıyordu, muhtemelen uykuya dalmıştı. Yaşadığı şeyler ne kadar ağır
gelmişti, özellikle duydukları. Bunca insan nasıl da hiç çekinmeden onun
üzerine gelebiliyordu, tek başına tüm dünyayla savaşmaya çalışıyordu.
‘’Bir
kez bıçak çevirip dururlarsa göğüs kafesinde oyma pahasına, bir sonrakinde sen
çevirirsin o bıçağı birinin göğsünde,’’ diye fısıldadı Karan. ‘’Hayatın boyunca haddinden fazla verirsen
kendinden, eninde sonunda kendini verirsin.’’
Açelya.
Gözlerimi mutfak
robotu sesiyle araladığımda yabancı bir tavanla karşılaştım, benim evimin
tavanı değildi. Etrafı inceledim biraz. Gri perdeler, gri halı, gri kıyafet
dolabı ve gri her şey. Üstünde olduğum yatağı gördüm karşı aynada, gri. Kaşlarımı çatıp boğazımı
temizledim ve yataktan kalkarak odanın kapısını açtım. Geniş, grilerle dolu bir
salonla karşılaştım. Birkaç adım ötemde bir merdiven vardı. Yavaş adımlarla inerken
mutfaktan uyanmama sebep olan o robot sesini yeniden duydum. Çok güzel yemek
kokuları geliyordu aşağıdan. Merdiven bitiminde oturma odasını gördüm.
Neredeyse duvarı kaplayan bir televizyon, siyah koltuk takımları ve siyah
perdeler. Camlar o kadar büyüktü ki bahçedeki biri evin içini rahatça
görebilirdi, içim ürperdi. Böyle bir evde
nasıl yaşıyorlar ya, diye söylendim kendi kendime. Ağzım dilim kurumuştu.
Mutfak olduğunu düşündüğüm alana ilerlediğimde girişte durdum. Sırtından
tanıdığım kişi Karan’dı. Elindeki geniş tavada tavuk kızartıyordu. Tezgâhın
üzerinde ise önceden hazırladığını anladığım patates püresi, havuç tarator ve
çoban salata vardı. Yanımdaki masaya döndüğümde bardak, çatal gibi tüm ıvır
zıvırı koymuş; çoktan her şeyi hallettiğini görmüştüm. Tüm eve yayılan tavuk
kokusu iştahımı kabartmıştı, ne kadar
becerikliydi. Kopardığı peçeteyi avucunun içinde sıktığında yavaşça
arkasını döndü. Beni gördüğü an saçlarımı kulağımın ardına iterek yutkundum.
Avucunun içindeki peçete olmak istedim o an, huh.
‘’Uyanmışsın,’’ dedi
peçeteyi çöp kovasına fırlatırken. Birkaç adım ilerledi ve önümde durdu. ‘’İyi
misin şimdi?’’
‘’Ben… Özür dilerim,
yani sana yük oldum.’’ Bakışlarımı yere çektim ve parmaklarımı boynumdaki
kolyeme sardım. ‘’Eğer kendime gelebilseydim böyle iş çıkarmazdım sana, ne
yaşadığımı bilmiyorum...’’
‘’Açelya…’’ Kulağımın
arkasından kurtulan saç tutamını bu kez o sıkıştırdı yeniden, ellerini geri
çekiyorken yanağıma değmişti parmakları. ‘’Ne zamandır var bu panik ataklar?’’
Hala yere bakıyordum. Parmaklarını çenemin altına yerleştirerek başımı
kaldırdı.
‘’Bilmiyorum, sanırım
babamın ölümünden sonra. Önemli bir şey değil zaten.’’
‘’Sen iyi değilsin Açelya.’’
Gözlerine değmeyen gözlerimi nereye sabitleyeceğimi bilemiyordum. Üzerine
yapışmış gri tişörtü inceledim biraz, kolları o kadar iriydi ki kaslarında
bitiyordu kıyafet. Altında siyah bir eşofman vardı.
‘’İyiyim,’’ dedim
titrek sesimle. İnanmadığından emindim, birkaç saniye sonra tavaya doğru
ilerlemiş, tavukları tabağa almaya başlamıştı. ‘’Çok lezzetli görünüyorlar.’’
‘’İki dakika içinde
hazır.’’ Gülümseyerek masanın son dokunuşlarını yapmaya koyuldu. Mutfak camına
doğru adımladığımda bahçeye çıkan bir kapı olduğunu fark ettim. Kapının
önündeyse boş, hatta epey temiz bir küllük.
‘’Küllüğün boş, evi mi
temizledin?’’ diye sordum tok bir sesle. Onu tanıdığımdan beri çok sigara
içerdi.
‘’Temizlemedim.’’
‘’Neden boş peki?’’
Camın önünde, küçük saksıdaki çiçeği okşuyordum parmaklarımla. Ardından başımı
kaldırdığımda bahçenin kenarlarında saksı saksı duran o çiçekleri gördüm. Zambak.
‘’İçmedim.’’
Sandalyeye oturmuş bana doğru dönmüştü. Yüzümü ona çevirdiğimde alnına düşen
birkaç saç telini fark ettim. Siyah, kıvrımlı saç tellerini. Ne hoştu.
‘’Ama sen sigara
içiyordun.’’
‘’Artık içmiyorum.’’
‘’Neden…’’ dedim düz
bir ifadeyle, boynunda beliren damarları fark ettim. Gözlerimi gözlerine
dikmiştim, en içine.
‘’Seni rahatsız eden
kendi nefesim bile olursa solumam, Açelya.’’ Karan, sandalyeden kalktığında
ağır adımlarla bana yaklaştı. Elini saçlarıma uzattığında nefes almayı unuttum.
Saçıma mı dokunacak diye düşündüğüm an parmaklarının saç tellerimin arasından
sıyrılışını hissettim; ama şimdi çok yakındı yüzlerimiz birbirine. Kafamı
kaldırsam dudaklarımız birbirine değecekti, robot gibi kaldım. Burnum göğsüne
denk geliyordu. Nane kokusu… Sigara sinmemişti üstüne, benim için dikkat etmişti.
Hangi erkek benim için köşelerini törpülemişti şimdiye dek.
Babam mı, abim mi, Pars mı?
Karan törpülemişti.
Pars, sigara içerken bir dal da bana uzatıyorken Karan…
Benim için sigarayı bırakmıştı.
Donakaldım. Kelimenin
tam anlamı ile öylece karşısında baktım ona. Gözlerimin dolmasına, hatta
ağlamama engel olamazken arkamı dönüp birkaç adım attım. Ondan uzaklaşmak,
gözyaşlarımı saklamak istiyordum.
‘’Açelya arkanı dönme
bana. Bırak… Bırak beraber yaşayalım duygularımızı, olmaz mı?’’ Hıçkırıklarımın
arasında net göremiyordum onu. Bileğimi kavrayarak beni kendisine döndürdüğünde
elinin tersiyle yanaklarımdan süzülen yaşları sildi.
‘’Aptal gibi
görünüyorum Karan. Bak senden hiçbir şey saklayacak değilim tamam mı? Ben
sevilmenin ne demek olduğunu dahi bilmiyorum. En ufak sevgi kırıntısına böyle
oluyorum işte. Beni babam sevmedi, Karan…
Beni babam sevmemiş kim sevecek?’’ Karan önümde durup beni kollarının arasına
aldığında, kendimi tamamen salıp hıçkırarak ağlamaya devam ettim. Buyum. Bak, ben Açelya. Bana bu ismi
vermişler, büyümüşüm ve hayata terk edilmişim. Sana maske takacak, olmadığım
biri gibi davranacak değilim.
‘’Buradayım,’’ dedi
Karan. ‘’Ben burada olacağım, ne zaman istersen. Söz, Açelya.’’
Bir saat sonra
sakinleşmiş, çoktan yemek yemiştik.
‘’Çantam nerede?’’
diye sordum tok bir sesle.
‘’Gidiyor musun?’’
Televizyonu açmış, elindeki kumanda ile bir şeyler kurcalıyordu.
‘’Evet, artık gideyim.’’
‘’Gitmesen, film
ayarlıyordum,’’ dedi odanın ortasından doğru, bana bakarak gülümsedi.
‘’Çok geç oldu,
Karan.’’ Bir film açarak kumandayı koltuğa bıraktığında bana doğru yürümeye
başladı.
‘’Ben bırakırdım seni,
lütfen.’’ Benim için o kadar çabaladıktan sonra ricasını reddetmek,
istemeyeceğim bir şeydi.
‘’Tamam. Ne
izliyoruz?’’ Ekranda filmin adını gördüm. Split.
‘’Hadi gel, mısır bile
patlattım!’’ Sevinçle gülümsüyordu, karşılık vererek yanına geçtim ve koltuğa
kurulduk. Filmi başlattığında kesildiği dikkatten ilk kez izlediğini
anlamıştım. Henüz
diyaloglar başlamadığından konuşasım gelmişti, belki de çenem açılmıştı.
‘’Bu filmi de hastalığı da biliyorum
ben, seçmeli olarak psikoloji dersi alıyordum fakültede.’’ Ağzına tek tek mısır
atarken bana doğru döndü.
‘’Nasıl bir hastalık?’’ Yanakları mısır
yüzünden şişkin görünüyordu ve çok komiğime gitmişti.
‘’İnsan kişiliğinin farklılaşarak
personalite oluşturacak şekilde bozulmuş olması. Bu, kişiliklerin kendilerine
ait yazıları, imzaları, tercihleri oluşmasını sağlıyor. Bir bedende var olan
birkaç kişiler... Dissosiyatif kişilik bozukluğu sadece ve sadece çocukluk
travmaları ile ortaya çıkar. Tipik olarak, kişiliğin birleştiği yaşlarda
yaşanan travmalar çocuğa çok ağır geliyor. Beyin, henüz sabitlenmemiş parçaları
alıp hafıza duvarının ardına yerleştiriyor. Hayatta kalma içgüdüsüyle geliştirilen
bir savunma mekanizması.’’ Karan’ın kaşları kalkmıştı, şaşırmış olmalıydı.
‘’Beyin parçalayarak birden fazla
kişiliğe bölüyor yani acıyı… Kalpleri de kırılmaz o zaman.’’ Güldüm.
‘’Asıl kalpleri haddinden fazla
kırıldığı için buna sahipler.’’ Parmaklarının arasındaki patlamış mısırı bana
uzattığında utanarak ağzımı açtım, çiğnerken neşeyle beni izliyordu. Sonrasında
filme odaklanmak için ikimizde sustuk.
Yaklaşık iki saat sonra film bitmişti.
Mısır kovasını sehpaya bırakarak kumandayı aldı, televizyonu kapattı.
‘’Bölüm sonu kritiği için dondurma
yemeye çıkalım mı?’’
‘’Karan, sabahtan beri bu kıyafetlerle
çok rahatsız hissediyorum. Ben eve gitsem, bölüm kritiğini başka bir güne
bıraksak?’’
‘’Haklısın, zor bir günden geçiyorsun.
O zaman seni eve bırakmama izin ver.’’ Onu onaylamak için başımı salladığımda
koltuktan kalkarak kapıya ilerledik. ‘’Arabanın anahtarı yukarıdaydı,
geliyorum,’’ dedi merdivenlere yönelerek. Bahçeye çıktığımda akşamüstü gördüğüm
zambak saksılarını gördüm, toprağa ekmek için almıştı sanırım. Ne kadar da
çoktu, Karan benim en sevdiğim çiçeği de
nereden öğrendi, diye düşündüm içimden. Belki haberi bile yoktur ve onun en
sevdiği çiçekte zambaktır…
Bahçe beyaz çitlerle çevriliydi, tıpkı
yabancı filmlerdeki büyük ailelerin bahçesine benziyordu. Sokaktan geçiyor
olsam mutlaka ilgimi çekecek bir evdi, ayrıca ilk bakışta bir kadın elinin
değdiğini düşündürüyordu insana. Hangi erkek bahçesini çiçeklerle süslemeye
uğraşırdı, tartışılır. Düzenli biçtiğini düşündüğüm çimleri inceledim. Evin
sol, arka tarafında bahçıvan malzemeleri vardı. Eldiven, kürek, çim makinesi ve
el arabası gibi birçok şey. Kendi evim geldi aklıma, bir an kıyasladığımda
duvarlarımın bile ne boş olduğunu hatırladım. Bahçem olsa kesin pis içinde
kalırdı. Tozunu alamayacağımı bildiğim çerçeve veya tabloları asmaktan bile geri
durmuş, evi otel olarak kullanmıştım şimdiye dek. Acaba Karan evimi ilk gördüğünde
ne düşünmüştü?
Kapıdan geldiğini gördüğümde anahtar
tuşuna basarak aracın kilidini açtı. Kafasını sağa yatırıp gel işareti
verdiğinde arkasından araca, bahçenin arka tarafına ilerledim. Sürücü koltuğuna
gittiğini düşünüyorken ilk olarak benim kapımı açmıştı, gülümseyerek bindim ve
kapıyı kapattı. Kendi koltuğuna geçtikten kısa süre sonra aracı çalıştırarak
radyoyu açtı. Aşk- Gökhan Türkmen.
‘’Böyle bir düşmanın olsa ne
yapardın?’’ diye sordu, hala içinde film kritiği yapmak isteyen bir meraklı
uyanıktı.
‘’Bilmem, bir şey yapmazdım. O beni
çoktan öldürmüş olurdu bence, bu hastalığa sahip kişiler potansiyel katil
gözümde.’’ Omuz silkerek ona baktım. Yola ne kadar da odaklıydı, yan profilden
yüz hatları keskin ve güzeldi. Burnu hafif kemerli, çok karakteristikti.
Gözleri o kadar karaydı ki gece olduğunda gözünün altları bir çöl kadar
kararıyordu. Alnına düşmüş birkaç tutam saç, yüzünde gölge oluşturmuştu.
‘’Pes mi ediyorsun, nerede Cumhuriyet Savcısı
Füsun Açelya Saraç?’’
‘’Katil onu yedi. Hadi bizde dondurma
yemeye gidiyoruz.’’ Gözleri ışıldayarak bana doğru döndü.
‘’Reddetmiştin.’’
‘’Üzüldün ama.’’
‘’Yorgunsun ama.’’ Güldüm.
‘’O zaman dondurmacının önünde dur ve
bize iki dondurma kapıp gel, arabada yeriz ve eve geçerim.’’ Başını salladıktan
sonra göz kırpmıştı ve hayatımda gördüğüm en özel göz kırpıştı bu, ne güzeldi kara gözlerin Karan.
Kısa süre içinde bir dondurmacı gördük
ve Karan bize iki çikolatalı dondurma kapıp geldi. O yedikten sonra aracı
sürmeye devam etti ama ben yavaş yavaş kaşıklıyordum. Erimiş dondurma, en
sevdiğim.
‘’Tolstoy bisiklet sürmeyi altmış yedi
yaşında öğrendiği için ‘’Tolstoy’un bisikleti’’ diye bir kavram oluşmuş. Bu
kavram, hiçbir şey için geç değildir demekmiş,’’ dedi sessizliği bozarak. Kaşlarım
havalanmıştı ve çok etkilenmiştim.
‘’Mezarcı gibi eşeleyip çıkarıyorsun
bilgileri toprağın altından.’’
‘’Sana layık olmak için prestij kazanmam
lazım… Bir sonraki bilgi senden diyelim mi?’’ Tebessümle ceketimi geçirdim
kollarımdan. Evime yaklaşmıştık ve hava serindi. Başımı onaylarcasına salladım
ve araç durduğunda elimi kapıya attım.
‘’Karan… Her şey için çok teşekkür
ederim.’’ Gözlerim dolmuştu, bakışlarımı ondan çektim.
‘’Ne yaptım ki Açelya. Amacım asla
yargılamak değil; ama dört yıl ilişki yaşadığın adamın arkanda durmaması, onun
problemi.’’
‘’Sen… Sen bizim dört yıl çıktığımızı
nereden biliyorsun, söylememiştim?’’ Gözlerini kaçırdı ve dudaklarını ıslattı.
‘’Onunla konuşma fırsatım olmuştu,
sonra anlatırım.’’ Panikler gibi bir hali vardı, bu da neydi şimdi.
Üstelememiştim, kırgınlıktan sürekli bir yerlere dalıyordu gözlerim.
‘’Bir süre… Yani üstümdeki şüphe
kalkana dek savcılıktan uzaklaştırıldım sanırım,’’ dedim üzüntü içinde. Kelimenin tam anlamıyla içim kırılmıştı.
‘’Suçsuz olduğun kanıtlanacak...’’
Kapıyı açıp inmek için hazırlandığımda gözlerini gözlerime dikti. ‘’Saat kaç
olursa olsun, Açelya… Gecenin üçü, sabahın beşi, ne zaman konuşmaya ihtiyacın
olursa bir telefon uzağındayım… Yalnız değilsin.’’
‘’Teşekkür ederim…’’ Araçtan indiğimde
gecenin karanlığı içime çöktü. Kontrol edemediğim biçimde gözlerimden yaşlar
akıyordu ve hiç iyi değildim.
Eve çıktım. Odama girdim ve kapıyı kapatır
kapatmaz yere çöküp ağladım. Bugün
yanında kimin olduğunu, kimin olmadığını unutma dedim kendime. Ardından
Karan’ın beni evine götürürken fısıldadığı, benim uyku ile uyanıklık arasında
duyduğum cümleleri anımsadım.
Bir
kez bıçak çevirip dururlarsa göğüs kafesinde oyma pahasına, bir sonrakinde sen
çevirirsin o bıçağı birinin göğsünde.
Liva.
Dört yaşından beri sevdiğim insanlara
veda etmekten nefret ettiğim için bir yöntem bulmuştum kendime. Alakalı veya
alakasız sorular sorarak daha fazla dakika yanımda durmalarını sağlıyordum. Anneanne, kaprini yeni mi aldın? Dede, benim
yanağımı öpmeden mi gideceksin? Anneanne, bu gece neden benimle uyumuyorsun?
Demir kapıdan çıkarlardı ve tam araçlara binecekken çağırırdım. Lütfen, bir kere daha öpün beni anneanne!
Her defasında üşenmeden gelir beni öperlerdi, kapı kapandığında sanki bir daha
hiç görüşemeyecekmişiz gibi hissederdim ve ağlama isteğiyle dolardım. Annem
dişlerimi fırçalamam gerektiğini söyler, banyoya gönderirdi. Macunu fırçama
sıkarken bir yaş damlardı yanağıma, aynada akan yaşı görür daha çok üzülürdüm. Yatağıma
girdiğimde soğuk çarşaflar tüylerimi ürpertirdi ve dakikalarca ısınamadığımdan
uykuya geç dalardım. Sağanak olurdu, fırtına, gök gürültüleri… Annem odamda
yatmam gerektiğini söylerdi ve onlarla hiç uyuyamazdım. Babam, annemin ağzından
çıkan her sözü dinlerdi ve bir kez bile onlarla yatabilmem adına fikrini
belirtmemişti.
Şu an, o gecelerden biri. Dışarıda
sağanak ve gök gürültüleri, kafama dolan şimşek sesleriyle soğuk yatağımdayım.
Bu kez ısıtmam daha kısa sürüyor, bedenim büyüdü. Aralarına girip uyumak
isteyeceğim anne ve babam yok; ama olsalar yine izin vermezlerdi. Yarın doğum
günüm. Yirmi yedime gireceğim o gün, Haziran
22. Tarih tekerrürden ibarettir, hiçbir şey karşılıksız kalmaz. Hiçbir şey.
Saat 00.00. Zil sesi ile zorla
ısıttığım yatağımdan çıktığımda umarsızca kapıyı açtım. Karşımda, ellerinde
mumlarla dolu bir pastayla Pars duruyordu.
‘’İyi ki...’’ dedi. ‘’İyi ki doğdun, sonbahar çiçeği.’’
Açelya.
İnsanların paylaşımlarını hızlıca
geçiyorken sıra Pars’ın paylaşımına gelmişti, yavaşça durdum; çünkü bedenime
kaynar su dökülüyor gibiydi. Bugün… 22
Hazirandı. Şimdiyse saat 00.00. Henüz atalı bir dakikası bile dolmamış o
fotoğrafı gördüm. Liva’nın fotoğrafını paylaşmıştı, ardından bir not.
Liva,
sonbahar çiçeği.
Liva benimle aynı gün doğmuştu. Pars,
dört yıla zerre saygı duymadan benim değil, onun gününü kutlamıştı geceden. Söylediği
cümlelerden sonra istese de yüzü kalmamıştı belki de. Kalbim ölecekmişim gibi
atmaya başladığında balık olmak istedim, avel bir balık. Balıklar ağlayamazdı, öyle değil mi.
Zil sesi ile irkilerek yerimden
sıçradım. Telefonumun ekranına iki kez dokunarak kilitledim. Koltuğa çektiğim ayaklarımı
yere indirdim ve kapıya doğru aptal halde ilerledim. Pijamamın paçası dizime
kadar sıvalı, saçlarım çarşamba cadısı gibiydi. Eve gelmiştim, ağlamıştım ve
elime geçen herhangi bir pijamayı giyip telefona gömülmüştüm. Dudaklarımı
dilimle ıslattım ve kapıyı açtım. Açana dek kapı deliğinden bakmam gerektiğini
unutmuştum. Oysa karşımdaki kara gözleri ile bana bakıyordu.
‘’Doğum
günün kutlu olsun, Açelya…’’ Şaşkınlıkla Karan’ın içeri girmesi için geriye
çekildim. Elinde kocaman bir zambak buketi ile kutu vardı, gözlerimin içine bakıyordu.
‘’Bunları sana getirdim.’’
‘’Karan, bunlar çok güzel.’’ Çiçekleri
bana verdiğinde koklayarak çiçek buketine kocaman sarıldım. Kutunun kapağını
açar açmaz o kapak fotoğrafını gördüm, Amelie’nin
ilk baskı CD’si… ‘’Teşekkür ederim… Sen nereden biliyorsun benim en
sevdiğim filmi de, çiçekleri de…’’ Karan, gözyaşlarımı silerek bir kez daha
yaptığı gibi başımı göğsüne yasladı. Sweatshirt’ünden gelen nane kokusu ile kendimi çok güvende
hissediyordum ama kırgınlık ile mutluluğun ortasında bir duyguyu yaşıyordum.
‘’Yaş gününde akıtma yaşlarını…’’ Geriye
çekildiğinde gözlerinde ters giden bir şeyler olduğunu anlatan bir ifade vardı.
Kapının kulpunu tuttuğu an bakışlarımı ona çevirdim.
‘’Gitmesen?’’ dedim titreyen sesimle. Pijamamın
paçasını düzelterek kafamı kaşıdım. ‘’Yani… Filmi beraber izleyebiliriz.’’ Sanki birkaç saat önce film izlememiş gibi
film izlemek için mi davet ettin adamı Açelya, bravo. Elimin üstüyle ıslak
yanaklarımı sildim. Yüzüme baktığında kapıdan elini çekti. ‘’İşin yoksa…’’
‘’İşim sensin.’’ Yanaklarım ısınıyordu.
Gözlerimi kaçırarak CD’yi ona uzattım.
‘’Laptop masanın üstünde, sen filmi aç
ben geliyorum.’’ Koşar adımlarla mutfağa ilerleyip sağ avucumu dudaklarımın
üstüne kapattım. Onunlayken neden küçük
bir kız gibi davrandığımı bilmiyordum. Yanında, biri olmak için değil de kendim
olabildiğim için olmalıydı. Biri gibi davranmaya çalışarak değil, Açelya olabildiğim
için.
Tezgâhın altından içine en son Pars’tan
gelen papatyaları koyduğum o vazoyu çıkarttım. Musluğu açıp içini suyla
doldurduğumda zambakları vazoya bıraktım. O kadar güzeldi ki… Dolaptan
çıkarttığım beyaz şarabı ve iki kadehi tezgâha bıraktım. Vazoyu alıp salona
ilerlediğimde filmi durdurmuş beni bekliyordu. Elimdeki çiçekleri ortadaki
sehpaya koyduğumda çaktırmadan gülümsediğini fark ettim. Sweatshirt’ünü
çıkartıp koltuğun tepesine yerleştirdiğini fark ettim. Siyah tişörtü kalmıştı
üzerinde, iyice yapışmış, kolundaki kasları ortaya çıkartmıştı. Bir anlığına
vücudunu izlediğimde bana bakması ile boynumu kaşıyarak yeniden mutfağa döndüm.
Arkamdan güldüğünü duymuştum. Şarap ve kadehleri alarak tekrardan yanına
döndüğümde hala gülümsüyordu. Yanına oturdum ve masanın üstündeki hasır sepetin
içinden tirbuşon çıkarttım. Karan’a uzatarak açmasını istediğimi belirttiğimde
tirbuşonu alırken parmaklarını parmaklarıma dolamıştı. Nefesimi tuttum.
‘’Başlatayım mı?’’
‘’Başlat.‘’ Tuşa bastığımda film
oynamaya başlamıştı. Arkama yaslanarak uzattığı kadehi aldım ve bir yudum
içtim.
‘’İlk izleyişin mi?’’ dedim merakla.
‘’İnsan,
zamanı durdurmak istediği yere aittir,’’ diye mırıldandığında şaşkınlıkla gözlerim büyüdü. Küçük bir
çocuk gibi sevinmiştim. Filmi durdurarak dişimle dilimi sıkıştırdım.
‘’Senin bilmediğin herhangi bir şey var
mı ya? Oha!’’ dedim büyük bir hevesle, bu filmi izleyen birini tanımamıştım
daha önce.
‘’Senin en sevdiğin repliği hangisi?’’ Şarabını
yudumlayarak yönünü daha da bana döndü.
‘’Kemiklerin
camdan değil ama hayat seni de kırabilir.’’
‘’Raymond Dufayel diyordu değil mi onu
Amelie’ye?’’ Başımı sallayarak onayladım onu.
‘’Kristal adam… Babasıyla ne nevrotik
bir ilişkisi var değil mi Karan.’’ Acı acı gülümsedim. ‘’Kızına yalnızca sağlık
kontrolü yapacağı günler sarıldığından Amelie’nin nabzı hızlanıyordu, sırf bu
yüzden kızını kalp hastası sandı ve tüm dünyadan uzak büyümesine sebep oldu.’’
Kollarımız birbirine temas etmeye başlamıştı, sanırım gittikçe yaklaşmıştık
birbirimizin dibine. Filmi yeniden hatırladığımda içim burkulmuştu çünkü
defalarca izlesem de her defasında kendimden bir parça bulmuştum o kadında.
Herkesin güvenli alan olarak gördüğü bir dizi veya filmi vardı ve benimki
buydu. ‘’Amelie ile en uyuştuğumuz nokta, ikimizin de yüzleşmekten kaçıyor
olması. Neler olduğunu ve ne konuşulacağını bilmediğinden değil de aksine çok
iyi bildiğinden, o anı yaşamaktan kaçıyordu. O herkesle ilgilenirken kimse
onunla ilgilenmiyordu. Sanki bir şekilde doğmuş, o yaşa gelmiş ve kenara
atılmış bir eşya gibi…’’ Anlattıklarım içimde bir yere oturmuş, kafamı iyice
bulandırmıştı.
‘’Sonuçta mutlu olmuştu… Nino ile.’’
Haziran olmasına rağmen havalar ısınmamıştı ve ev serindi, tüylerim ürperse de kalbimi ısıtan biriyleydim. Dudaklarımı
birbirine bastırarak gözlerine baktım, vazodaki zambaklara bakıyordu kara
gözleriyle.
‘’Önce Malma İstasyonu, şimdi Amelie… Daha ne
var sende benimle ilgili acaba.’’ Sakallarını kaşıyarak burnunu çekti.
Sırıttığını anlıyordum ama görmezden gelerek elimdeki kadehe baktım.
‘’Konu ben değilim değil mi Açelya?
Baban.’’ Sertçe yutkunduğumda içimin üşüdüğünü hissettim. Biri parmaklarıma tek
tek mandal takmış gibi çekildiklerini hissediyordum. Babam da nereden çıkmıştı
bu gecede.
Kadehi tekte kafama dikerek bitirdim ve
şarabı alarak bir kadeh daha doldurdum. Bir
daha bitirdim tek dikişte. Sonra yeniden, bir daha. Ve bir daha.
Şarabın
dibini görmek üzereyken kendimi durdurdum. Sesli bir nefes vererek boğazımı
temizledim.
‘’Yaralar kabuk bağlayınca eskisi gibi
acıtmaz derler. Önce yaşanan her şey tazedir ve içini kazır acı; sonra zaman
geçer ve acının yerini mantık alır. İçini kazıyan her acıya bir mezar kazarsın,
o mezara çiçek dikmeyi öğrenirsin.’’ Yutkunmakta zorlanmıştım ama babamın beni
sevmemesinden daha zor değildi. ‘’Bazı yaraların kabuğu soyulmaz, dikiş
atılmaz, iyileşmez; bazı yaralar sadece yaradır ve senin mezarın kazılana dek
bedeninde kalır izi.’’ Geçer ama izi
kalır. Pijamamı sıyırdım ve dizimi gösterdim. ‘’Bu da benim yara izim, tam yirmi yıldır onunla yaşıyorum.’’
Ben
çocukken pek uslu değildim. Kırılmaması gereken ne varsa hepsini kırardım.
Sonra babam bana kızmaya başladı. Hep kızardı ama bir kez bana vurdu. İtti ve
ben sırtımın üstüne düşüp merdivenlerden yuvarlandım… Canım çok acıdı... Bir
sürü ağladım. O günden sonra çocuk olmadım ben Karan. Bu yara izi, o günden
kaldı. Hepsi geçti ama bu iz benimle birlikte büyüdü.
‘’Bu… Geçen gün gördüğüm iz,’’ dedi
alçak bir sesle. O gün yaptığı gibi parmaklarını yaramın üzerinde gezdirdi usulca.
Paçamı tekrar indirerek biraz daha sokuldu dibime. Çok yakındık birbirimize,
kendimi geri çekmek istedim ancak tam o an elimin üstüne bir damla düştü. Gözyaşı. Ona bakmak istediğimde başımı
kendi elleri ile göğsüne yasladı çünkü görmüştüm, ağlıyordu. Şaşkınlıkla ne
yaptığını idrak etmeye çalışsam da ciğerlerime kokusu inmişti çoktan.
Yanaklarıma ulaşmadan tişörtünü ıslatan gözyaşlarım, içime akıyordu. İkimizde ağlıyorduk.
Başımı yavaşça yukarı doğru çıkartırken
onun yüzüyle karşılaştım. Kapalı gözleri, ıslak yanakları ile yanağını yanağıma
değdiriyordu. Burunlarımız birbirine değdiğinde dudaklarını dudaklarımda hissettim bir an, gözyaşının tuzunu hissettim.
Alkolden miydi Karan’dan mı bilinmez, bedenim ısınmıştı. Geri çekilerek önüme
döndüm. Dakikalar içinde tuşa basarak filmi oynatmaya başladım. Bir şekilde
susmalıydık, daha konuşmamalı ve deşmemeliydik.
Ben şişeyi tek başıma bitirdiğimde
filmin bir buçuk saati geride kalmıştı. Karan tamamen filme odaklıydı ve henüz
tek kelime daha etmemişti. Birbirimize bakıp bakıp önümüze dönüyorduk, kısır döngü. Sanki sürekli gözlerimize
bakıp bir şeyler anlatmak istiyor gibiydik.
O bu döngüyü bozarak bana döndüğünde
uykum gelmişti ve çok sıcaklamıştım. Sanırım biraz da etkilemişti alkol. Filmi
nasıl bitireceğimi bilemeden yalnızca ekrana bakıyordum.
‘’Senin anlatmak istediğin bir şey mi
var?’’ diye sordu usulca. Bileğindeki saati avucuyla yerinden oynattı, sıkıyor
olmalıydı. Perdeler, rüzgârın varlığıyla koltuklara çarparak dalgalanıyordu.
‘’Yok ya, ne olsun?’’ Sözleri çıktı
dudaklarımdan kıkırdayarak, neden güldüğümü ben bile bilmiyordum.
‘’Yeme beni şimdi Açelya. Seni
tanıdığım günden beri dilinin altında bir şey var.’’ Kaşlarımı aniden çattım.
‘’SENİ Mİ YEDİM BEN? DİLİMİN ALTINDA
BİR ŞEY YOK Kİ.’’ Telefonumu alıp kamerayı açtım ve ağzımı açarak dilimin
altında ne kaldığını aradım. Gözlerimi iyice kısıyordum ama hiçbir şey
görünmüyordu. O ise gülerek bana bakıyor, elini alnına dayamış hayretle beni
izliyordu. ‘’Ben bulamadım.’’
‘’Dilinin altı derken söylemek isteyip
söyleyemediğin bir şeyi kast ettim,’’ dedi kahkahalarının arasında, ardından
ciddileşerek iç çekti. ‘’Belki… Onunla ilgilidir, Pars’la.’’ Duraksadı ancak
çok geçmeden boğazını temizleyerek dikkat kesildi. ‘’Canını sıkacak bir şey mi
yaptı? Bildiklerimiz dışında…’’ Neden bu kadar ciddileştiğini anlayamamıştım.
Pars’ın adını duymak içimi tuhaf bir hisle kaplıyordu ve sorduğu şeyi yeni
anlamıştım.
‘’Bana… Ailemin gerçek ailem olmadığını
söyledi, her şeyim yalanmış.’’ Dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi ovaladım.
‘’Adın yalan, sende yalansın falan dedi… İnanmak istemediğim için duymamış gibi
hayatıma devam etmeye çalışıyorum ama içimde bir yerde sürekli hatırlatıyor
kendini.’’ Esnemekten çenem ağrımıştı. İç geçirerek başımı koltuğa yasladım,
göz kapaklarım acıyordu uykusuzluktan. Ellerini ellerimin üzerinde
hissettiğimde başımı göğsüne kaydırdım. ‘’Amelie neden bizim evde?’’
Bizim
evde,
diye fısıldayarak gülümsedi Karan. Kendi
evim için Karan’a, bizim ev mi demiştim, siktir. ‘’Gel, seni yatağına
yatıralım.’’ Ellerimi ellerinden çekmiyordum.
‘’Hayır.’’
‘’Gel… Gel Açelya’m.’’ Ellerimden
ellerini çektiğini hissettiğimde artık kucağında olmalıydım. Ne zaman götürdüğünü
anlamamıştım, soğuk çarşafla buluşmuştu sırtım. Üzerimi örttüğünü hissettim ama
gözlerimi açamıyordum ve bir uyuyor bir uyanıyordum. Kafam karıştı ve beynim
iyice bulandı. Yalnız kalmak istemiyordum, dışarıdan duyduğum gök gürültüsü ile
yanımdan kalkacağını anladım ve ellerini sıkıca tuttum.
‘’Bu
gece benimle uyur musun… Pars.’’
Saat kaçtı, uyuyor muydum uyanık mı
bilmiyordum. Kapıyı biri açmıştı. Şimdi içeriden iki kişinin sesini duyuyordum.
22
Haziran.
Liva
ve Açelya’nın doğduğu gece.
Karan.
Karşısında,
Pars.
Pars’ın
elinde silah.